Dâvud El Kayserî

OSMANLI MEDRESELERİNİN KURUCUSU VE BAŞ MÜDERRİSİ

DÂVUD EL KAYSERÎ

Dâvud bin Mahmud bin Muhammed el Kayserî’nin, Kayseri’de, büyük bir ihtimalle 1260 yılında doğduğu kabul edilir. Buna karşılık hicri 751, miladi 1350 yılında vefat ettiği konusunda araştırmacılar arasında görüş birliği vardır.

Dâvud el Kayserî’nin temel eğitimi konusunda elimizde kesin hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Bu konuda kesin olarak bilinen şey, temel eğitiminden sonra, ihtisas için Kahire’ye gitmiş olduğudur. Dâvud el Kayserî orada 4-5 yıl kadar araştırmalarda bulunmuş, sonra Anadolu’ya dönmüştür. Bir ara Azerbaycan’a seyahate çıkmış, orada ünlü sufi Abdürrezzak el Kaşani (ö.730/1329) ile karşılaşmış ve onun teşvikiyle tasavvufa meyletmiş veya daha açık bir ifadeyle önceki bilgi ve meyli istikrar kazanmıştır. Ata memleketi olan Save’de geçirdiği günler, böylece Dâvud el Kayserî’nin hayatında yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.

Dâvud el Kayserî’nin hayatının bundan sonraki aşamasını ise eğitim ve öğretimde geçen yılları doldurmuştur. Öyle ki Orhan Gazi İznik’i fethedince 873/1331) orada İznik Medresesi adıyla bilinen bir medrese açmış ve Dâvud el Kayserî’yi oraya 30 akçe gündelikle başmüderris tayin etmiştir (1336 veya 1337 yılı). Dâvud el Kayserî yaklaşık 15 yıl orada başmüderris olarak görev yapmıştır.

Dâvud el Kayserî, hicri 7. Yüzyılın son çeyreği ile 8. Yüzyılın ilk yarısına tekabül eden ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılışı ile Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemlerini ve Anadolu Beylikler Dönemini içine alan bir zaman diliminde yaşamıştır. Bu itibarla o, Şeyh Edebali, Yunus Emre, Geyikli Baba ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin de çağdaşları olmaktadır.

Güvenilir kaynaklardan edindiğimiz bilgiler ışığında, Dâvud el Kayserî dini (fıkıh ve hadis) ve akli (felsefe-mantık-kelam) ilimlerde derinleşmiş büyük bir ilim adamı, derin bir mutasavvıf ve hikmet burcuna yükselmiş bir bilge kişidir. O henüz hayatta iken bu özellikleriyle öne çıkmış ve görüşlerine saygı duyulan bir kişi olarak tanınmış ve ünü günümüze kadar artarak devam etmiştir.

Dâvud el Kayserî’nin hayatını, bir başka açıdan da üç aşamada ele almak mümkündür. Öyle ki; bu üç aşama, Anadolu’nun tarihindeki üç önemli siyasi döneme tekabül etmektedir. Çocukluğu, Anadolu Selçukluları dönemine denk gelirken, yetişkinliğini Beylikler döneminin çalkantılı ikliminde geçirir; yaşlılığını ise Osmanlılar’ın ilk dönemlerinde yaşar. Dâvud el Kayserî tasavvuf ve metafizikle ilgili son derece nitelikli eserlerini bu döneminde yazmıştır. Onun, İbni Arabi Okulu’nun öğretilerinin yaygınlık kazanması konusunda önemli bir sima olarak ortaya çıkması da bu döneme rastlar.

Asıl künyesi ile o Dâvud b. Mahmud b. Muhammed er-Rumi el-Kayserî olsa da “Şerefüddin” lakabıyla tanınmış; doğum yeri olan Kayseri’ye nisbetle de daha çok “el-Kayserî” namıyla anılmıştır. Zaman zaman “Karamani” ve “Savi” nisbetleriyle de yad edilmiş olan el-Kayserî, emin kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre, Türk asıllı ve Hanefi mezhebine bağlı bir düşünür-sufi olarak temayüz etmiştir.

Taşköprülüzade’nin (ö. 968/1561) Şakaiku’n-Nu’maniyye fi Ulemai’d-Devleti’l Osmaniyye adlı meşhur eserinde ona dair şu kayda rastlıyoruz: “Şeyh Dâvud el Kayserî el Karamani önce kendi memleketinde eğitim görmüş, sonra da Mısır’a gitmiştir. Orada Kur’an, Hadis ve dini ilimler alanında geniş araştırmalarda bulunmuştur. Felsefe, kelam ve mantık gibi akli ilimlerde derinleşmiş ve bu arada da tasavvufi irfanı elde etmiştir. İbni Arabi’nin Füsus’unu şerh etmiş ve bu şerhe bir “Giriş” yazmıştır. Bu “Giriş”te o tasavvuf ilminin ilkelerini açık-seçik bir dille ortaya koymuştur. Burada kullandığı dil ve üsluptan, onun akli ilimlerle ilgili olarak ne kadar derin bir vukuf ve irfana sahip olduğu açıkça görülmektedir. Orhan Gazi, İznik’te bir medrese inşa ettirmişti. Bu medrese güvenilir kaynaklardan edindiğim bilgiye göre, Osmanlı memalikinde kurulan ilk medrese idi ve Orhan Gazi, Şeyh Dâvud el Kayserî’yi onun başına müderris atadı. Dâvud el Kayserî orada dersler verdi, bir dizi eser kaleme aldı ve mükemmel çalışmalarıyla yol gösterici oldu. O, çok mütevazi, vera ve ahlak-ı hamide sahibi zahid bir mü’min idi.”

Dâvud el Kayserî, kendi ifadelerinden öğrendiğimize göre, önde gelen büyük sufi alim Abdürrezzak el Kaşani’nin (ö. 730/1329) öğrencisi olmuştur. Dâvud el Kayserî’nin, yukarıda geçtiği üzere sadece Kahire’ye değil; İlhanlılar’a payitahtlık etmiş olan Tebriz’e, Kaşani’nin yaşadığı ve ders verdiği şehir olan Sultaniye’ye ve yine Doğu Azerbaycan’da yer alan ve atalarının geldiği Save şehrine de gitmiş olabileceği kuvvetle muhtemeldir. Bu bağlamda Dâvud el Kayserî’nin bir dizi eserini İlhanlı vezir Gıyaseddin Muhammed’e (ö. 736/1336) adamış olması kayda değer bir husustur. Gerçekten 1328-1336 yılları arasında vezirlik yapmış olan Gıyaseddin, büyük bir ilim, ulema ve sanat hamisi idi. Daha sonra Dâvud el Kayserî, İlhanlılar’dan ayrılarak Osmanlı Sultanı Orhan Gazi’nin hizmetine girdi. Kısaca ifade etmek gerekirse, derin bir ilim ve irfan adamı olan Dâvud el Kayserî, akıl-gönül buluşmasının somut temsilcisi örnek bir şahsiyet olarak karşımıza çıkar.

Dâvud el Kayserî, İbni Arabi’nin Füsus’unu Arapça olarak şerh edip bu şerhe çok önemli bir “Giriş” yazmış; böylece bu eser, çoğunluğu Arapça olan Füsus şerhleri arasında kayda değer yerini almıştır. İbn Arabi Okulu’nun müntesiplerinden Füsus üzerine şerh yazan ilk kişi, Şeyhu’l Ekber’in ölümünden sonra, üvey oğlu Sadreddin Konevi’nin (ö.673/1274) tilmizi olmuş olan Afifüddin et-Tilimsani’dir (ö. 690/1291). Dâvud el Kayserî’nin hocası Abdürrezzak el-Kaşani de Füsusu’l Hikem üzerine bir şerh yazmıştı. Bundan önce yine Konevi’nin bir öğrencisi olan Müeyyedüddin Cendi’nin ( ö. 700/1300) şerhi ortaya çıkmıştı.

Dâvud el Kayserî’nin Füsus şerhi geleneğindeki yeri ve önemi, kendisine değin var olan yorumlardaki üst düzey Füsus öğretilerini halkın seviyesine indirerek yaygınlaşmasına katkıda bulunmasında yatar. Öyle ki Doğu İslam ülkelerinde en etkili şerh, 14. Yüzyıldan itibaren Dâvud el Kayserî’ninki olmaya başlamıştır. Gerçekten de Kayserî ile Cendî’nin şerhlerine şöyle bir göz gezdirmekle bile; birincisinde söylenenlerin daha derli toplu bir şekilde anlatıldığı; ayrıca gerek üslup ve gerekse terminoloji açısından yine birincisinin ikincisinden daha açık ve anlaşılır bir dile sahip olduğu görülür. Bu bakımdan Dâvud el Kayserî’nin Füsus şerhindeki başarısını, İbn Arabi’nin öğretilerini kolay nüfuz edilebilir bir açıklığa kavuşturmasında aramak gerekir. Bu özelliği ile Dâvud el Kayserî’nin şerhi, başta Osmanlı-Türkiye, İran ve Hind Alt Kıtası uleması olmak üzere, Abdulgani en-Nablusi’nin eserlerinde de görüldüğü gibi, bütün İslam ülkeleri uleması üzerinde çok etkili olmuştur. Dahası “vahdetü’l vücud” öğretisine felsefi bir dil ya da boyut kazandırma şerefi de Dâvud el Kayserî’ye aittir. Onun şerhi, Füsus şerhleri içinde, denebilir ki en ön sırada yer alır. Hatta öyle ki, Dâvud el Kayserî’nin şerhi, bütün sufiler ve Füsus üzerine şerh ve haşiye yazanlar arasında, bizzat Füsus’tan sonra ikinci kaynak olarak kabul edilir.

Bu arada şu hususa temas etmekte yarar da vardır. Dâvud el Kayserî, tasavvuf düşüncesinde İbn Arabi’nin yolunu takip etmekle birlikte, aktif bir tarikat mensubu ve irşad faaliyeti bulunmuş bir “şeyh” değildi.

ESERLERİ

Türkçe Yayınlananlar

  • er-Resail / Şerefüddin Davud b. Mahmud b. Muhammed Davud-i Kayseri, 751/1350; yay. haz. Mehmet Bayrakdar, İstanbul: Kayseri Büyükşehir Belediyesi, 1997. (Giriş bölümü Türkçedir)
  • Mukaddemat; Matlau hususi’l-kilem fi me’ani-yi fususi’l-hikem / Şerefüddin Davud b. Mahmud b. Muhammed Davud-i Kayseri, 751/1350; thk. Turan Koç, Hasan Şahin, Seyfullah Sevim, Kayseri: Kayseri Büyükşehir Belediyesi, 1997.
  • Ledünni İlim ve Hakiki Sevgi, Çeviri Mehmet Bayrakdar, Kurtuba Kitap, 2009
  • Mukaddemat-Fusûsu’l-Hikem’e Giriş, Çeviri Turan Koç ve Mehmet Çetinkaya, İnsan Yayınları, 2011
  • Aşk Şarabı ve Hayat, Çeviri Turan Koç ve Mehmet Çetinkaya, İnsan Yayınları, 2011
  • Tasavvuf İlmine Giriş, Çeviri Muhammed Bedirhan, Nefes Yayıncılık, 2013
  • Vahdet-i Vücud Felsefesi, Çeviri Mehmet Bayrakdar, MÜİF Vakfı Yayınları, 2013

Arapça

  • Şerhu Füsûsı’l-Hikem
  • Risâletü fî’ilmi’t-Tasavvufi
  • Şerhu Te’vilâti’l-Besmele bi’s-Sûrâti’n-Nev’iyyeti’l-İnsâniyyeti
  • Keşfu’l-Hıcabi ‘an Kelâmi Rabbi’l-Erbâbi
  • Risaletü fi Marifeti’l-Mahabbeti’l-Hakikiyyeti
  • Esasü’l-Vahdaniyyeti ve Menbâ’i’l-Ferdaniyyeti
  • Nihayetü’l-Beyan fi Dirâyeti’z-Zemân

HAKKINDA YAZILANLAR

Benim Davud el-Kayserî ile ilgili tecrübem, 20 yıldan fazla bir süre önce Toshihiko Izutsu ve Celâleddin Aştiyânî ile birlikte çalışırken, İran’da başladı; onun bi eğitimci ve İbn Arabi’nin Fusûsul-Hikem’inin önde gelen şarihi olarak olağanüstü başarılarıyla ilk kez orada karşılaştım. Onun eserinin, Fusûsun inceliklerini ve esrarını açıklayan klasik şerhlerin en yararlısı ve en titizi olduğunu, ve bu şerhe yazdığı Giriş (Mukaddime)’in İbn Arabi’ni ruhanî vukuf ve genellikle şiirsel imalarının şahane bir felsefi özeti ve doyurucu açıklaması olduğunu derhal keşfettim. Kayserî’nin bu ünlü eserlerinde ayrıca görülen başka bir şey de kişisel yaratıcı çabasının-gerçi onun bu vurgulamasının altında yatan derin nedeni o günlerde benim için o kadar açık değildi desede-İlahî / kozmik hayal üzerinde odaklanmasıydı. Ancak, bugün bu uluslararası sempozyum ve bu sempozyumun çalışma alanını önemli bir tarihi aktör ve yaşatıcı olarak öncelikle ona ayırmasının ışığında Kayserî’ye dönüp baktığımda, onun bir eylemci, siyasi yönden bugünkü ve bir bakıma İbn Sina, İbn Rüşd ve Nasiruddin Tusi gibi – her ne kadar Kayserî’nin “Savunduğu” felsefi ve kelami tutumlarının “Peripatetik” düşünürlerin daha dünyevi olan taraflarından genellikle köklü bir biçimde farklı olsa bile- klasik müslüman filozofların geleneğini çağrıştıran alabildiğince geniş önemi karşısında çarpıldım.
– James W. MORRISWE

Çok saygı değer Japon Profesör Izutsu, Prof. Chittick, ve Prof. Morris ile birlikte, İran’lı bir grup arkadaşın da katıldığı toplantılarda Fusûsu’l Hikem okuyorduk. Bu okumalarımız yaklaşık altı yıl sürdü. Karşılıklı metin okumalarımızda şerhlerden de yararlanıyorduk. Ben Kayserî’nin Fusûsu-l Hikem Şerh’ini seçtim. Fusûsu-l Hikem’i Kayserî’nin şerhi ile birlikte başından sonuna kadar yüksek sesle kılı kırk yararcasına tartışarak okuduk. Zaman zaman hem özgün metne, hem de Kayserî’nin şerhine geri dönerek tekrar okuyorduk. Bu olay benim içi tasavvuf, Ibn-i Arabi’nin düşüncesi ve Kayserî’nin Fusûs üzerine yazdığı şerhinin derinliğini anlamak bakımından büyük bir tecrübe oldu.

İbn Arabî okulunda, Meşşaî felsefeyi iyi bilen ve İbn Arabî okuluna girmeden önce bizzat Meşşaî (Peripatetik) olan Kâşânî ve Sainuddin İbn Türke gibi alimler vardı. Bunlar, İbn Arabî’nin takipçisi olmadan önce bizzat Meşşaî olan düşünürlerdi. Bu yüzden, onların peripatetik felsefeye yönelttikleri eleştiriler ilk elden eleştirilerdir. Dolayısıyla eleştirileri de çok titiz ve kılı kırk yararcasına olmuştur. Bu arada, Konevî ile Hâce Nasiruddin-i Tûsî arasındaki mektuplaşmada olduğu gibi, eleştiriler bile yazmışlardır. Konyavî (Konevî) Meşşaî felsefenin en önemli gördüğü hususlarda Hâce Nasîruddin-i Tûsî’yi eleştirir. Ben bu eleştirilerin çok yararlı ve açıklayıcı olduğuna inanıyorum. Buna benzer eleştirileri Kâşânî ve Kayserî’de de görüyoruz.

– Ghulam Rıza AWANİ

Prof. Dr. Turan KOÇ

Bu yazı Kayseri Büyükşehir Belediyesinin Şehir isimli kültür-sanat dergisinin 2. sayısından alınmıştır.

(30.04.2019 tarihinden itibaren toplam 4 kez, bugün 1 kez ziyaret edildi. )
Yorum yaz

0 Yorumlar.

Yorum Yap


Not - Bunları KullanabilirsinizHTML tags and attributes:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>