Kategori arşivi: Kitap

Yapay Sinir Ağları Matlab Kodları ve Toolbox Çözümleri

Kitap yapay sinir ağlarının tarihçesi ile başlıyor. Ardından bugün geldiğimiz durum, yapay sinir ağlarının (YSA) elemanları hakkında genel bilgiler, öğrenme işleminin nasıl gerçekleştiği ve mimariler hakkında bilgi verilmektedir. Kitap bir adet matlab uygulamasının kodları ve ardından aynı uygulamanın toolbox (Neural Network Fitting Tool) yardımıyla yapılmış versiyonu ile son bulmaktadır. Ayrıca kitap temel bilgileri içerdiği bilgisiyle son bulmakta olup, konu hususunda daha fazla özelleşebilmek için zaman harcanması gerektiği vurgulanmaktadır. Yazarı Dr. Fatma Sönmez Çakır olan ve yaklaşık 100 sayfadan oluşan bu YSA konulu bu kitabın genel bilgileri içerdiği ve kısmen akademik dile yakın yazıldığını söyleyebilirim.

Bugün 1, bugüne kadar toplam 9 kez ziyaret edildi.

Kuşlar Meclisi – Peter Sis

Yazar Ferîdüddin Attâr’ın Mantıku’t-tayr (Kuşlar Meclisi) adlı eserini illüstrasyonlarla işlemiş. Eser içerisinde metin çok fazla yok ama Kuşlar Meclisinin illüstrasyonlarla özetlemiş. Kitabın kapağından her sayfasına kadar kağıt kalitesi oldukça iyi ve dokununca güzel bir his uyandırıyor. Ayrıca görseller çocukların da ilgisini çekiyor. Eserin çevirisi Çiçek Öztek tarafından yapılmış. Kitap vesilesiyle Ferîdüddin Attâr ve eseri Mantıku’t-tayr ile de tanışmış oldum.

Bugün 1, bugüne kadar toplam 8 kez ziyaret edildi.

Bozkurtlar – Hüseyin Nihal Atsız

Bu yazımda daha önce aklımda olmayan ama bir vesile ile okuduğum Bozkurtlar romanı hakkındaki yorumlarımı paylaşacağım. Kitap esasında Hüseyin Nihal Atsız’ın (1905-1975) Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor isimli birbirinin devamı olarak niteleyebileceğimiz iki kitabının birleşmesi ile oluşuyor. 1973 yılında yazarın izni ile birleştirilerek Ötüken Yayınları’ndan basılmış. Yani bu kitabı okursanız aslında iki kitap okuyor olacaksınız. Kitap toplamda 584 sayfadır. İlk kitap yaklaşık 400 sayfa iken, ikinci kitapta yaklaşık 185 sayfadır.

Birinci Kitap – Bozkurtların Ölümü

Kitap Hüseyin Nihal Atsız’ın 1937-1946 yıllarında Ateş Çocuk Dergisi’nde düzensiz yazıları ve sonrasında tamamlaması ile 13 Nisan 1946 tarihi saat 21:00’de Maltepe’de son halini alıyor. Eser romanın hikayesi isimli giriş mahiyetinde birkaç sayfalık bölümle başlıyor. Esas kısım ise üç bölümden oluşuyor. Bölümlere ayrı ayrı bakacağız ancak genel olarak bu kitapta hangi konudan bahsediliyor ona bakalım.

Hikaye 621 tarihinde başlıyor. Başkenti Ötüken olan Doğu Göktürk Kağanlı’nın o zamanki lideri Çuluk Kağan’ın (kaynaklarda Çullug veyahut Çula Kağan olarak da geçmektedir) Çin kaynaklı zehirlenmesinden sonra devletin başına kardeşi Bağatur Han’ın (kaynaklarda İl/İllig Kağan olarak geçmektedir) geçmesiyle başlamaktadır. Bağatur Han devletin başına geçince Kara Kağan olarak isimlendirilmiştir. Bu dönemde Batı Göktürk Kağanlı’nın başında ise Tüng Yangu Kağan bulunmaktadır. İyi durumda olan ve Çin’e karşı üstünlük kurmuş olan ülke bu değişiklik ve iklim koşulları neticesinde Çin’e karşı giderek güçsüz duruma düşmüş ve neticede bir savaş sonunda Göktürkler Çinlilere yenilmiş ve Kara Kağan esir düşmüştür. 9 yıl Çin hakimiyetinden sonra Kara Kağan’ın yeğeni Kür Şad ve 40 çerisi ihtilal yapmak için Çin sarayına baskın yapmıştır. Kür Şad’ın, 40 çerisinin ve birçok Çinlinin ölümüyle sona eren bu ihtilal girişimi başarısız olsa da amacına ulaşmış, bir zaman sonra Göktürk Kağanlı’nın tekrar dirilmesini sağlayacaktır. Kitap bu noktada son bulmaktadır. Şimdi gelelim ilk kitabın bölümlerine;

  1. Bölüm: Çuluk Kağanın Zehirlenmesiyle başlıyor, yerine kardeşi Bahadur Şad nam-ı diğer Kara Kağan geçiyor. Bu bölüm Çinlilere karşı alınan galibiyet ile de son buluyor. Bu bölüm yaklaşık 150 sayfa.
  2. Bölüm: Böğü Alp’ın Kıraç Ata’yı ziyareti ve Kıraç Ata’nın baktığı fal ile başlamaktadır. Göktürklerin ve Böğü Alp’ın geleceği ile ilgilidir ve kitap boyunca bu kehanetler birer birer çıkmaktadır. Bu bölüm Çinlilere karşı alınan büyük mağlubiyet ile sona ermektedir. Bu bölümde yine yaklaşık 150 sayfadır.
  3. Bölüm: Kara Kağan’ın esareti ile başlamaktadır. Göktürk’lerin kalan subay, çeri ve halkı Çin içerisinde ve hakimiyetinde yaşamaktadır. Bazı subaylar Çin özel kuvvetlerinde görevlendirilmişlerdir. Tahakküm altında yaşamayı kendilerine yediremeyen Kür Şad önderliğindeki 40 çeri 639 yılında başarısız bir ihtilal girişiminde bulunmuş. Çin sarayına baskında bulunan bütün ihtilalciler canlarını feda etmişlerdir ancak amaçlarına ulaşmışlardır. Çünkü Göktürk devleti bu vesile ile tekrar dirilecektir. Kitap burada son bulmaktadır. Bu bölüm ise yaklaşık 100 sayfadan oluşmaktadır.

İkinci Kitap – Bozkurtlar Diriliyor

İkinci kitap bölümlerden oluşmuyor. Yaklaşık 185 sayfadır. Kitap 15 Nisan 1949’da yine diğer kitapta olduğu gibi Maltepe’de tamamlanmıştır.

Bu bölümde babasının kim olduğunu bilmeyen ve Kür Şad’ın kayıp oğlu olan Urungu’nun aşk hikayesi eşliğinde Göktürk’lerin tekrardan toparlanarak Çin tahakkümünden kurtulması ve parlaması anlatılmaktadır. Hikayenin sonunda acı bir son ile biten aşk ve Göktürk’lerin Çin’e karşı aldıkları galibiyet vardır. Bu galibiyet ile Göktürkler eski şaşaalı günlerine dönmüşler, 681 yılında kitabın isminde de olduğu gibi dirilmişlerdir. Devletin başında hükümdar olarak İlteriş Kağan, vezir olarak da Bilge Tonyukuk bulunmaktadır.

Değerlendirme

Kitap her ne kadar roman olsa da Göktürklerin gerçek hikayesine ışık tutması açısından önemli bir kitaptır. Hikaye sizi içerisine almaktadır toplamda 600 sayfalık bir kitap olsa da çok akıcıdır ve eminim kısa sürede bitireceksiniz. Doğu Göktürk Kağanlığı’nın çökmeye başlangıcının tarihi olan 620 yılının sonu itibariyle başlayan hikaye yukarıda da bahsettiğim gibi 681 yılında son bulmaktadır. Çullug Kağan 10. büyük Türk hakanıdır. Gerçekte de Birinci Doğu Göktürk Kağanlığı 582-630 yıllarında hüküm sürmüştür. İkinci Doğu Göktürk Kağanlığı ise 681-745 yılları arasında hüküm sürmüş, Uygur Devleti tarafından 745 yılında yıkılmıştır. Göktürklerde devlet töreye göre yönetilmektedir. Kağan ve kağan liderliğindeki toy (meclis) töreyi düzenleyebilir. Gök tanrı inancına sahiptirler ve hükümdarlık hakkı tanrıdan gelir. Ayrıca Göktürkler tarihte Türk adını kullanan ilk devlettirler. Ordu düzenlidir ve 10’luk düzen kullanılmaktadır. En büyük yapı tümendir ve 10000 kişiden oluşmaktadır. En küçük grup ise onbaşının idaresi altındaki 10’luk gruplardır. Onbaşıyı, yüzbaşı ve tümenbaşı takip etmektedir.

Aşağıda kitaptan aldığım ve beğendiğim bazı pasajlar bulunmaktadır;

Yamtar yüzünü göğe kaldırıp söylenmeğe başladı: “İsa Tanrının oğlu. İsa’yı Meryem doğurdu. Ama Meryem, Tanrının katunu değil. Tanrı, İsa’nın babası… İsa’nın anası, babası var. Babası Tanrı…Anası Meryem… ama Meryem, Tanrının katunu değil… İsa….”

Onbaşı Yamtar sözlerini bitiremedi. Gık demeden tartışmayı dinliyen Onbaşı Sançar, bu mantıksızlıkla sinirleri bozularak meşhur kahkahasını savurmuştu. Papazlarla çevrelerindeki Türklerin gözleri birden Sançar’a çevrildi. O, her zaman yaptığı gibi böğürlerini tutarak, gözlerinden yaşlar akarak katılıyor, kahkaha arasında da kesik kesik şöyle bağırıyordu:

– Tanrı ile Meryem evlenmeden bu yalavaç nasıl doğar be? Herhalde bu bunağın Tanrısı Meryem’in otağına gizlice girdi de Kara Kağan duymasın diye bizden saklıyor. Yoksa onun sonucu da Karabudağ’ın sonucuna benzerdi…

Yamtar, bu gürliyen kahkahalar arasında yine yere düşmüş olan Sançar’ı, Onbaşı Derse’nin yardımıyla bir ata bindirip bağlamağa çalışırken bağırdı:

– Bana bak, koca papaz! Türk Tanrısı, Türk Türesine aykırı iş yapmaz. Sizin Tanrınız Ötüken’e gelirse işi yamandır.

Üçoğul dinlemeden atlarıyla birlikte avluya geldi. Yine subay kılıklı birisiyle arkasında üç adamı demin kendisiyle konuşan yaverin karşısında duruyorlardı. Üçoğul bir Türk onbaşısı olduğu için burada bir dövüşün başlamak üzere olduğunu anlamıştı. Hiç şüphesiz bu dövüşte seyirci kalamazdı. İki taraftan birini tutmak gerekti. Tutmak gerekince de az önce konuştuğu yaverin yanını tutmak doğru olurdu. Hem onlar dörde karşı üç kişiydiler. Üstelik yaver kendisiyle arkadaşça konuşmuştu. Üçoğul fazla düşünmeğe lüzum görmeden odasına seğirtti. Keçesini hızla açarak kılıcını çıkarıp kuşandı. Sonra avluya koştu. Savaş başlamıştı. Şemin’in subayı ile üç çerisi saldırmışlardı. Üçoğul yirmi adımlık yolu koşuncaya kadar Kien-çing’in yaveri, iki çerisi yıkıldığı için tek başına kalmıştı. Üçoğul, yaverin yanına gelince durum değişti. Birkaç denemeden sonra ilk vuruşuyla birini, biraz sonra ikincisini devirdi. Çin veliahdının yaveri bu beklenmedik yardımdan çok sevindiği için savaş naraları atarak vuruşuyordu. Avludakiler darmadağın olmuşlardı. Kimi kaçmış, kimi bir kıyıya ilişmiş, dövüşü seyrediyordu. Fakat bu çarpışma uzun sürmedi. Üçoğul, acemi bir çeri olan karşısındaki Çinli birkaç kılıç tokuşturduktan sonra Türkvari bir kılıç savurdu. Bu savuruşla Çinlinin başı gövdesinden ayrılıp yere düşmüştü. Karşı tarafta tek başına kalan ve Çin veliahdının yaveriyle vuruşan Çin subayı, Üçoğul’un da kendi karşısına geldiğini görünce kaçmaktan başka çıkar yol bulamadı. Büyük bir hızla koşarak avlunun kapısından kayboldu.

Bütün Türkler gibi Yağmur’un aklı da alım satımla zengin olmağa bir türlü ermiyordu. Hele Türkler açlıktan kırılırken tutsak Çinlilerin alım satımla zengin olması dünyadaki en büyük haksızlıktı. Kendi kendine çabuk bir hesap yaptı. Sonra daha dik bir sesle Çinliye bağırdı:

Gök Börü hepsine ok atmasını, kılıç vurmasını, kargı sançmasını öğretti. Hepsi bu gün için yetişip büyüdüler. Biz onlardan daha katı vururuz. Onlar bizden daha çabuk vururlar. Onlarla biz birlikte olursak birbirimizi bütünleriz.

Dünyada en güçlü kişi ölümü göze almış olan kişidir.

Ayın bahtı karanlık ,
Bulutunki karadır.

Av avladık, kuş kuşladık.

Kitapta eski Türkçe birçok kelimeye de yer verilmiştir. Burada benim daha önce bilmediğim bir kısmına yer vermek istedim;

Bunlu Kederli
Evdeş Zevce
Gezlemek Nişanlamak
İni Küçük erkek kardeş
Bezek Süs
Sayrı Hasta
Eçi / Eçe Amca, ağabey
Arık Zayıf, sıska
Esrimek Sarhoş olmak
Buşku Heyecan
Eye Sahip
Dilmaç Tercüman
Buğra Erkek deve
Albız Şeytan
Aldamak İğfal etmek
Çaşıt Casus
Sağrak Kadeh, bardak
Bitig Mektup
Ulca Ganimet
Bidevi at Soy at
Bay Zengin
Kineşmek Meşveret etmek, müzakere etmek
Aşığsız Faydasız, menfaatsiz
Tümen On bin
Kannış Cilve
Yay İlkbahar
Yargı Mahkeme, hüküm
Yasavul Polis, inzibat
Tamu Cehennem
Singil Küçük kız kardeş
Karımış İhtiyarlamış
Kalın Çeyiz
Şurlamak Şarıl şarıl akmak
Anda Kankardeşi
Sart Tüccar
Yancık Kemere ata asılan küçük torba
Utacı Doktor
Börü Kurt
Uğru Hırsız
Karganmış Mel’un
Toklu Bir yaşını geçmiş kuzu
Uran Parola
Konçuy Prenses zevce
Kovuculuk Zem, iftira
Kırnak Cariye
Süsmek Boynuzla vurmak
Kavşıt Kavuşulacak yer, randevu
Yalavaç Peygamber

 

Bugün 1, bugüne kadar toplam 54 kez ziyaret edildi.

Hacı Murat – Lev Tolstoy

Sebil Yayınları (1976)

Çocukluğumda okul kitaplığından aşina olduğum ancak okumadığım bir kitaptı Hacı Murad. Roman gerçek bir hikayeden esinlenerek yazılmış. Dolayısıyla tarihi bir arka planı da var. Hikayenin Hacı Murad – Şeyh Şamil ve Rusya arasında geçmesi, yazarın ise Rus olması dikkate alındığında Tolstoy’un ne kadar objektif olabileceği sorusu gelmişti aklıma kitabın başında. Ancak Tolstoy gibi okuyan herkes tarafından övgüyle bahsedilen bir yazarın kitabı olduğu için açıkçası çok endişelenmedim. Aslında biraz da bu örgüyü merak ettiğim için okudum kitabı.

Kitabı okuduktan sonra yazarın Dağıstanlı ve müslümanları iyi tanıdığı kanaatine ulaştım. Ayrıntıları daha kaçırmamıştı Tolstoy. Bunun yanında hikayenin eksik tarafları var – ki hikayede anlatılan birçok olay yarım bırakılmış – ancak güzel bir kitap diyebilirim. En çekici tarafı ise Tolstoy’un gözünden Rusları ve müslümanları görebiliyoruz. Şaşırtıcı bir şekilde mi diyeyim bilemedim ancak bizim bakış açımızla benzer diyebilirim.

Kütüphaneden aldığım bu kitabın girişindeki imza
Bugün 1, bugüne kadar toplam 45 kez ziyaret edildi.

İslâm ve Batı – İbrahim KALIN

2007 yılında yayımlanmış olan kitap 10 sayfası dipnotlar, 10 sayfası da kaynakça olmak üzere 186 sayfadan ibarettir. Kaynakça ve dipnotları özellikle vermemin sebebi kitabın yazılırken nasıl bir bilgi birikimi ile yazılmış olduğunu göz önüne sermek istememdir. Kitap İslâm ile Batının (önce Avrupa daha sonra da Amerika ile birlikte Avrupa) ilk günden itibaren ilişkilerini konu almaktadır.

İsam Yayınları’ndan çıkan kitap yayımlandığı yıl Türkiye Yazarlar Birliği 2007 Fikir Ödülü almıştır. Açıkçası okuduktan sonra ödül almaya layık bir çalışma olduğunu fark ediyorsunuz. Önsöz, giriş ve ek haricinde on bölümden oluşan bu kitabı sakin bir kafayla, kendinizi vererek okumanız gerekiyor.

İlk günden bu yana İslam ile Batının arasındaki ilişkileri konu alan bu kitap günümüz ilişkilerine ve sorunlarına aslında ışık tutmaktadır. Naçizane fikrim önemli bilgi ve referanslar eşliğinde hazırlanmış güzel bir tefekkür çalışması konumundadır.

Bugün 1, bugüne kadar toplam 54 kez ziyaret edildi.

Reis Bey – Necip Fazıl Kısakürek

Reis Bey…Necip Fazıl’ın çok bilinen eserlerinden bir tanesi. Biliniyor ancak daha çok filmi ile. Kitap bir tiyatro olarak yazılmış..veyahut piyes de diyebiliriz. İlk basım tarihi 1963. Üç perdeden oluşan piyeste, her perdede üç tablo ve toplamda 21 karakter bulunur.

Kitabın içeriğine çok fazla girmek istemiyorum çünkü daha önce de söylediğim gibi çok bilinen 1988 yılında gösterime girmiş bir filmi de mevcut. Ayrıca son yıllarda devlet tiyatrosunda da sergilenen eserlerden. Eseri okuyunca Reis (Hakim) Bey’le üstad acaba bir açıdan kendini mi anlatıyor sorusu da akla gelmiyor değil. Neticede onun hayatını da iki bölüme ayırabiliriz, bir mahkumluk dönemi de var. Tam olarak kesinlikle benzeşmiyor ama üstad bence burada bir mesaj da veriyor olabilir belki bize, belki kendine, belki de anlayana… Kitap tek kelimeyle anlatılmak istenirse merhamet kelimesi tercih edilmelidir. Merhametin yanına yine o duygudan türeyen acımak kelimesini de ekleyebiliriz.

Bugün 1, bugüne kadar toplam 70 kez ziyaret edildi.

Uzun Hikaye – Mustafa Kutlu

Esasında öneri üzerine Mustafa Kutlu’nun kütüphanede Sır adlı kitabını ararken Uzun Hikaye’ye denk geldim. Sır’ı bulamadım ama bu kitabı aldım onun yerine. Öncelikle filmin bir kısmını TV’de denk geldiğimde izlemiştim ancak sadece ortasından bir bölüm. Ayrıca Mustafa Kutlu’yu da merak ettiğimden kütüphaneden boş çıkmak istemedim. Her neyse kitap 114 sayfa ve iki bölümden oluşuyor. İlk baskısını 2000 yılında yapmış. Filmin çıktığı yıllarda ise baya bir satmış. Aslında kısa bir kitap olsa da hikaye için uzun sayılır. İsmi de öyle zaten. Hatta duyduğuma göre yazar Mustafa Kutlu’ya sormuşlar ya bu roman mı hikaye mi diye, o da hikaye ama biraz uzun demiş.

Başladığı gibi bitiyor, hayal gücünüze oldukça iş kalıyor kitap boyunca. Güzel ve bir çırpıda okunacak bir kitap. Tam kafa dağıtmalık. Bir yerlerde denk gelirseniz okuyun derim.

Bugün 1, bugüne kadar toplam 28 kez ziyaret edildi.

Bu Ülke – Cemil Meriç

Cemil Meriç‘i zaman zaman denk geldiğim metinlerden etkilenerek biraz araştırmıştım. Açıkçası Cemil Meriç diyince saygıdan korktuğum bir insan geliyor aklıma. Bugün yaşasa ve onunla sohbet imkanım olsa sanırım bundan çekinirdim. Bunun yerine onu bir söyleşisinde dinlemeyi tercih ederdim. Muazzam bir entellektüel ve düşünür.

Sürekli olarak kullandığı fildişi kulesi tabiri vardır onun. Fildişi kulesinde kitaplara kaçmış bir düşünür. Bu Ülke kitabını okuduktan sonra ona duyduğum saygı bir hayli arttı. Çünkü daha önce tam manasıyla tanımıyordum onu. Kitapta özellikle milli bir düşünürle karşılaştım. Geçmişini, köklerini seven batıdan aldıklarının yanında doğunun da ne kadar dolu dolu olduğunu gösteren bir düşünür. Mutlaka okunması ve kulak kabartılması gereken bir kişi. Yazdıkları aslında okuduklarıyla dolu kafasından sızanlar sadece. Küp öyle dolu ki sızanlar bile yeterli gelebilir bizim gibilere.

Kitapta Tanzimat döneminden itibaren ‘Türk Aydınına’ ve Batı özentisine eleştiriler mevcut. Batı özentisine eleştiri hakkı olanlardan biri de aslında Cemil Meriç. Çünkü batıyı ve ‘batı aydınlarını’ en çok da o tanıyor. Tamam batının alınması gereken birçok özellikleri olabilir ancak doğuya haksızlık edilmiyor mu ya İslama?

Bu Ülke kitabı, farklı baskılara sahipmiş ancak o öldükten sonra sanıyorum varisleri İletişim Yayınları ile anlaşarak yayınlanmamış notları da dahil olmak üzere bu yayınevinde yayınlanmasına karar vermişler. Kitaba bazı baskılarda eklemeler yapılmış ve son halini bu şekilde almış. Kitabın bölümleri aşağıdaki gibidir;

  • Entellektüel Bir Otobiyografi
  • Cemil Meriç Kronolojisi
  • BU ÜLKE
    • Siham-ı Kazâ
      • Babil
      • Müstağripler
    • Biz ve Onlar
    • Münzevi Yıldızlar
    • Fildişi Kuleden
    • Bâki Kalan
  • Kanaviçe
  • Bu Ülke ile İlgili Basında Çıkan Yazılardan Seçmeler

İlk olarak Entellektüel Bir Otobiyografi bölümünde Cemil Meriç’in kendi kitaplarından toplanmış otobiyografisi mevcut. Sonrasında Kronolojisi verilmiş. Ardından BU ÜLKE kitabının orjinal kısmı var. Kırk sayfalık Kanaviçe bölümünde ise kitaptaki dipnotlar mevcut. Bu bölüm aslında direkt sayfa altlarında dipnot olarak verilse okuma kolaylığı açısından bence daha iyi olurmuş diyebilirim.

Kitapta altını çizerek okuyacağınız, defalarca geri döneceğiniz birçok yer mevcut. Ayrıca bazı yazarların (doğulu, batılı veya yerli) hakkında da bilgiler verilmiş bu noktalar da ilgi çekici. Benim de altını çizdiğim oldukça yer olmakla birlikte bazılarını aşağıda paylaşmak istiyorum.

Her Büyük Adam Kucağında Yaşadığı Cemiyetin Üvey Evlâdıdır

… “İnsanı cemiyet yaratır. Hangi cemiyet? İnsan cemiyetle tam bir uyum hâlinde olduğu zaman tarihi yoktur; doğar, yaşar, ölür. Tarihi yaratan, fertle kalabalık arasındaki anlaşmazlık… Fert cemiyetle kaynaştığı zaman tarihi yoktur…

Fildişi Kule 1: Miskinler Tekkesi

“Dadaizm ve sürrealizm, kitleye sırtını çeviren sanatın yüzde yüz iflasını bir fizik kanunu katiyetiyle ispat etmekte… Artık ‘sanat için sanat‘ tekerlemesi, ya hazin bir gafletin ifadesidir yahut da bir ricatın. İlham perilerinin iltifatı hiç kimseye kavgadan kaçmak imtiyazını vermez. Fildişi kule, ikinci harp sonu dünyasının dâvâsız sanat meczuplarını barındıran bir miskinler tekkesidir… Vatandaşları günün çetin kavgalarında yer alırken yıldızlara serenat besteleyen bedbahtın adı: savaş kaçağıdır… Fikir ve sanat adamının yeri: fikir ve sanat kavgasının ateş hattıdır… Her sanatkâr agora’ya inmek, hayırla şerrin savaşında ister istemez yer almak mecburiyetindedir. Fildişi kuleye kapananlar şerrin zaferini (bilerek veya bilmeyerek) kolaylaştırmış olurlar. Kitlelerin yükselmesi, insanlaşması, ışığa kavuşması için sanat: işte çağımızın şiarı.” (Yirminci Asır, “Fildişi Kule Efsanesi”, 1.11.1947) …

İzm’ler

İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe’lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı.

Bu Firar Bir Kabil Kompleksi

Her dudakta aynı rezil şikâyet: yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lâğım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye’nin insanından şikâyetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmaz”laştıranlardır.

Türk aydını, Kitâb-ı Mukaddes’in Serseri Yahudisi… Hangi Türk aydını? Kaçanlar ne Türk, ne aydın. Bu firar bir Kabil kompleksi.

Sen Bir Az-Gelişmişsin

Kıt’aları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık cihanda, bir de küffar…

Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları. İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalıyım” demeğe başladı, “Asya bir cüzzamlılar diyarıdır.”

Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara, ve kulağına: “Hayır delikanlı”, diye fısıldadılar, “sen bir az-gelişmişsin.”

Ve Hıristiyan Batı’nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir “nişân-ı zîşân” gibi gururla benimsedi aydınlanınız.

Asaletini Kaybeden İrfan

…Asırlar geçti, birer birer söndü meşaleler. İrfan asaletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: kültür. Genç kuşaklar, Batı’nın bit pazarlarından ithal edilmiş bu hazır elbiselere küçümseyerek bakıyor. Hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime. Hoca öğretmez, yetiştirir, aydınlatır, yaratır. Öğrenci ne demek? Talebe isteyendir; isteyen, arayan, susayan. …. (Sayfa 101)

Biz ve Onlar

“İmparatorluk günden güne zayıflamaktadır. Niçin saklamak? Onu bu hâle düşüren sebeplerin başında Avrupalılaşma zihniyeti gelir. Temellerini III. Selim’in attığı bu zihniyeti, derin cehaleti ve sonsuz hayalperestliği yüzünden II. Mahmut son haddine vardırır. Babıâli’ye tavsiyemiz şudur: hükümetinizi dinî kanunlarınıza saygı esası üzerine kurunuz. Devlet olarak varlığınızın taneli, Padişahla Müslüman tab’a arasındaki en kuvvetli bağ, dindir. Zamana uyun, çağın ihtiyaçlarını dikkate alın. İdarenizi düzene sokun, ıslah edin. Ama yerine size hiç de uymayacak olan müesseseleri koymak için eskilerini yıkmayın. Avrupa medeniyetinden sizin kanun ve nizamlarınıza uymayan kanunları almayın. Batı kanunlarının temeli Hıristiyanlıktır. Türk kalınız. Tatbik edemeyeceğiniz kanunu çıkarmayın. Hak bellediğiniz yolda ilerleyin. Batının sözlerine kulak asmadın. Siz ilerlemeye bakın. Adalet ve bilgiyi elden bırakmayın. Avrupa efkâr-ı umûmiyesinin az çok değeri olan kısmını yanınızda bulacaksınız. Kısaca, biz Babıâli’yi kendi idare tarzı’nın tanzim ve ıslahı için giriştiği teşebbüslerden vazgeçirmek istemiyoruz. Ama, Avrupa’yı örnek olarak olmamalıdır kendine. Avrupa’nın şartları başkadır, Türkiye’nin başka. Avrupa’nın temel kanunları Doğu’nun örf ve âdetlerine taban tabana zıttır, ithal malı ıslahattan kaçının. Bu gibi ıslahat Müslüman memleketlerini ancak felakete sürükler. Onlardan hayır gelmez sizlere.” METTERNICH

Demokrasi ve İslamiyet

… Çağdaş Avrupa’nın demokrasi anlayışı bu, kısaca. Şimdi de İslâmiyet’in devlet telakkisine bir gözatalım.

İnsanlar, doğuştan eşittirler: kullukta, fanilikte eşitlik. Ama menfi bir eşitlik bu. Sonra, iman sayesinde yeni bir eşitlik kazanırlar, kardeş olurlar. Rabbin lütuflarmdan aynı ölçüde faydalanacaklardır: hukukî ve müsbet bir eşitlik.

Kulun bütün haysiyeti: mümin oluşunda. Kul, mümin olunca hukukî bir hüviyet kazanır, dilenciyi halifeye eşit kılan bir hüviyet.

İslâm için hürriyet felsefî değil, hukukî bir mefhum. Temeli: camianın bütün fertleri arasında tam bir hak eşitliği olduğu inancı.

Hükmeden Allah’tır, bu hâkimiyet devredilemez. Allah, her ul-ül emr’i otorite ile doğrudan doğruya teçhiz eder. Emir (veya Sultan) seçimle gelse de, durum değişmez. Allah’ın dışında cismanî bir otorite yoktur. Vardır demek, Allah’a şerik koşmaktır. Ul-ül-emr, Allah’ın aletidir sadece. İslâmiyet’te her türlü istibdada, ahkâm-ı Kur’aniyye dışındaki her türlü keyfiliğe karşı direnmek için birçok yollar vardır.

Kitap sahibi kavimler, İslâm’ın üstünlüğünü kabul etmek ve ona cizye ödemek şartıyla hudutlu, fakat teminatı olan bir hakka lâyık görülürler. Bu himaye, ümmetin bir civanmertliğidir. Bir nevi misafirperverlik. Himaye edilenlerin daha az vazifeleri olduğu için, hakları da daha azdır. İbadetlerine devam edebilir, kendi kanunlarını uygulayabilirler.

Putperestlerin camiada yeri yoktur. Ama Müslümanlar onları da zaman zaman korumuşlardır. Her kâfir ve putperest İslâmiyet’i kabul eder etmez, misak’a dahil olur. İslâm, cihanşümul bir dindir, bütün insanlara hitap eder. Kast da tanımaz. Gerçek Müslümanın nazarında sosyal sınıf diye bir şey olamaz. Servet veya mevki ayırmaz insanları; Müslüman, Müslümana eşittir. Cevdet Paşa’nın söyleyişiyle: “Emr-i taayüşçe ağniyâ ile fıkarânın halleri mütekaarib ve müteşâbihdir. Câmi-i şerifde ise müsâvât-ı tâmme ve hürriyet’i kâmile vardır…” Fukara ile zengin arasında “bir büyük mesafe görünmez.” Ve Hıristiyan devletlerinde olduğu gibi, tefrika ve husumet de yoktur. “Binaenaleyh, akvâm-ı İslâmiyede commune ve socialiste ve nihiliste gibi fürûk-ı îtizâliyye” bulunmaz. ..

Din Afyon mudur?

Şato kiliseye dayanıyordu, kilise, nass’a. Batı’nın düşünce tarihi akılla naklin mücadelesi tarihi. Nakil, imtiyazların kalesiydi. Üçüncü sınıf, bu asırlık kaleyi aklın dinamitiyle tahrip etmedikçe hürriyete kavuşamazdı. Hıristiyanlık, eski toprak köleleri için karanlık bir mahpesti, maddecilik* arz-ı mev’ut; din zilletti, dinsizlik haysiyet.

Burjuvazi iktidara geçer geçmez kiliseyle nikâh tazeledi; kiliseyle, yani nass’la. İmtiyazlarını koruyacak bir hisardı nass. Şimdi, aklım bayrağını omuzlamak yeni bir içtimaî sınıfa düşüyordu, en yoksul ve en kalabalık sınıfa.

Mekanist maddecilik,* yükselen burjuvazinin* kavga silâhıydı; diyalektik maddecilik* dördüncü sınıfın kavga silâhı oldu. Birincinin görevi feodaliteyi* yıkmaktı, ikincinin kapitalizmi. Din, Avrupa için bir afyondur, bütün ideolojiler gibi. Avrupa’nın tarihi, bir sınıf kavgası tarihidir. Osmanlı için şuurdur din, tesanüttür, sevgidir. Osmanlı toplumu insan haysiyetine ve inanç birliğine dayanır. Hegel* belki haklı: tarih tezatlar içinde gelişir. Osmanlı’nın tezadı Avrupa’dır. Batı’da maddecilik bâtıl’ın hisarlarını yıkan bir dinamit, hür düşüncenin dinamiti; Osmanlı İmparatorluğunda maddecilik bir kendi kendini tahrip cinneti.

Avrupa, Osmanlı ülkesine papaz ihraç eder. Hıristiyanlığa davet için mi? Ne münasebet. Tek emeli, Osmanlı’yı dinsizleştirmektir. Dinsizleştirmek, yani “etnik bir toz” hâline getirmek.

Bir kelimeyle: dinsizlik, Batının yükselen sınıfları için ne kadar hayırlıysa, bizim için o kadar meşumdur; onlar için ilerleyiş; bizim için çözülüş ifade eder, mukaddesi. İster siyah derili, ister sarı…

Çağdaş Uygarlık Düzeyi ve İsa Efendimiz

…İnsanlığın tarihi neden İsa ile başlasın? Tarihin mihver çağı İsa’dan önce beşinci yüzyıl. Bugünün insanı o zamandan beri yaşıyor (Jaspers).*

“Her şahıs tasavvurlarını kendi lisanı üzre kurup da sonra başka lisana tercüme ettiği gibi, her millet vak’aları kendi tarihine göre tertib edip, öteki tarihleri ona kıyasla bulur… Yani her millet kendi tarihini muhafazaya mecburdur” diyor Cevdet Paşa. “Binâenaleyh, bizde de hicretin tarih başlangıcı olması emr-i tabiîdir”. Tarih, gerçekte iki kısma bölünebilir. Paşa’ya göre: “asr-ı Âdemden, asr-ı İslama kadar” olan zaman eski çağdır; ondan sonra yeni çağ İslâm’la başlar. ‘Yeni tarihi de iki kısma ayırabiliriz: ikinci kısmın mebdei, matbaanın keşfidir.” …

Öldürmeyeceksin

Kanun, eski Yunan’dan beri “büyük sineklerin yırtıp geçtiği, küçüklerin takılıp kaldığı bir örümcek ağı” Avrupalı için. Machiavelli, insanlığı ikiye ayırır: tarihi yapanlar, tarihin malzemesi. Çobanla sürü. Katili göklere çıkarır, Sade, ayak takımının peşin hükümlerinden sıyrılmış bir gerçekçi olarak alkışlar. Devlet, gözünü kırpmadan cana kıyanları korumalıdır.

…Yunancada dâhi ile şairin kökleri bir, ikisi de yaratıcı demek. Deha ilahî bir cezbedir, Eflatun’a göre. Kant için, “sanata kaideler sunan bir meleke.” Hegel “Gerçek sanat ne öğrenilir, ne aktarılır”, diyor. Kabiliyet ile dehayı şöyle ayırıyor Schopenhauer: kabiliyet, belli bir hedefe başkalarından daha ustaca ok atmak; deha, oklarını, başkalarının bakışlarıyla dahi ulaşamayacağı bir hedefe saplamak. Taine, dehayı girift bir varlık olarak vasıflandırıyor. Önce sanatçının mizacı, üslubu, yapıcılığı, sonra çevre. Tabiat, insiyak, deha, mizaç, sinir sistemi, beyin veya kan… Bu esrarlı varlığa ne ad verirseniz verin, her büyük eserin ilk kaynağı o. Sabırmış, emekmiş, çevreymiş, hiçbir şey o cevherin yerini tutamaz. …

…Seneca “Her dâhi bir parça delidir” diyordu. …

Bu cüceler asrı, ne dehaya inanıyor, ne fazilete. “Deha bir sümük meselesidir” Leon Paul Fargue’a göre, “sanat bir virgül meselesi”; Aragon için, “dâhi’nin özelliği, öldükten yirmi yıl sonra salaklara düşünceler ilham etmesidir.”

Dâhi münzevi bir yıldız; anasız doğan çocuk, anasız doğan ve zürriyetsiz ölen. Zirveden zirveye akseden şarkı.

Scott

…Birçok kitapları, okumuş olmak, hattâ okumuş görünmek için okuyoruz. Birçoklarını da çevremizden kaçmak için. Goethe doğru söylemiş: kitap, Batı’nın afyonu. Aylarca masallar dinledim Scott’tan. Her roman merakla seyrettiğim uzun, esrarlı bir film gibiydi. Ne kaldı? Bir düzine roman ismi, üç beş kahraman, birkaç peyzaj, meçhul bir dâva uğruna dövüşen yiğit, serazat, inatçı insanlar, kan ve ölüm, Arslan Yürekli Rişarla Selâhattin Eyyûbi, Haçlıların İstanbul’a girişi ve oldukça geniş bir zaman çerçevesi içinde dal-budak salan ihtiraslar, Londra, saray, gelişen burjuvazi, derebeyleri ile şehirler arasındaki savaş, İsviçre’nin hürriyet kavgası, hayat ve gerçek… (Sayfa 235)

Bir adamı tanımak için, düşüncelerini, acılarını, heyecanlarını bilmemiz lâzım hiç değilse. Hayatın maddî olaylarıyla kronoloji yapılabilir ancak. Kronoloji, aptalların tarihi.

9

Itır gülün sesi, ışık sonsuzun. Geceleri ölüm konuşur karanlıklarda.

13

Münakaşa eden iki insan, aynı graniti yontan iki heykeltıraş, hakikati arayan yol arkadaşı. Hedefi, tahrip değil, terkiptir bu kavganın. Mağlubun muzaffer olduğu tek yarış.

Yanıldığını kabul etmek, yeni bir hakikatin fethiyle zenginleşmektir: parçadan bütüne, karanlıktan aydınlığa geçiş. (Sayfa 283)

27

Din, aşk, şiir… Boşlukta yuvarlanan insanın bir yıldıza attığı merdivenler. En yüce, en güzel, en ölümsüz taraflarını benliğinden koparıp bir mücerrede armağan eden insan, neden fakirleşsin? Boş kubbeleri sonsuzluğumuzla doldurmak, sonsuzlaştırmaktır. Tanrı beşerin en büyük keşfi.

Mağarasında meçhul kuvvetlere yalvaran uzak ceddimiz, feza çağının zındığından daha mı az bahtiyardı? Hangi ilmî hakikat bir kabile dininin nass’larından4 daha sıcak, daha doyurucu? İnanmayanların, inananlara sataşmaları kıskançlıklarından. Mü’minlerin saadetini gölgeleyen tek ıstırap, inanmayanlara karşı duyulan merhamet olmalı.

Deli İbrahim, Osmanoğulları’nın en akıllısı. Balıklara inci atarmış… İnci balıklara atılmak için yaratılmış olmasaydı, denizlerde ne işi vardı?

İnsanlar beyni fırlatıyor lağıma. Süleyman’ın sofrası iltifatlarına muntazır, onlar kemik peşindeler. Venüs’e arkaları dönük, köpeklere sırıtıyorlar. Efsane yalan söylüyor: Sirse insanları domuzlaştırmamış, domuzları insanlaştırmış. Bunları tekrar ahıra sok Sirse! (Sayfa 298)

25

Altınlarını cam karşılığı dağıtan Kızılderiliyi hiçbir zaman gülünç bulmadım. Cam, altından daha asil. israil peygamberlerinden beri lanetlenmiş bir maden, altın. Adı, tarihin bütün cinayetlerine karışmış. Pıhtılaşmış kan, insan kanı. Cam güzel, çünkü kirli bir mazisi yok. Cam güzel, çünkü kalbi var, kırılıverir. (Sayfa 296)

Cemil Meriç’in Bütün Eserleri ise aşağıda sıralanmıştır (sayfa sayıları İletişim Yayınları’na göre verilmiştir).

  • Bir Dünyanın Eşiğinde (431 Sayfa)
  • Bu Ülke (341 Sayfa)
  • Işık Doğudan Gelir (282 Sayfa)
  • Jurnal; 1955-65 (399 Sayfa)
  • Jurnal; 1966-83 (349 Sayfa)
  • Kırk Ambar; Rümuz-ül Edeb (463 Sayfa)
  • Kırk Ambar; Lehçe-t-ül Hakayık (546 Sayfa)
  • Mağaradakiler (287 Sayfa)
  • Saint-Simon; İlk Sosyolog, İlk Sosyalist (159 Sayfa)
  • Sosyoloji Notları ve Konferanslar (411 Sayfa)
  • Umrandan Uygarlığa (349 Sayfa)

Bugün 1, bugüne kadar toplam 144 kez ziyaret edildi.