Yazar arşivleri: Nuh Azgınoğlu

Fransız ihtilali ve büyük devletlerin etkisi ile Osmanlı Devleti’nde ortaya çıkan azınlık ayaklanmalarının değerlendirmesi

Fransız İhtilali sonrasında ortaya çıkan milliyetçilik akımı tahmin edilemeyecek bir şekilde birçok farklı coğrafya ve farklı kitleleri etkilemiştir. Osmanlı Devleti’nin çok uluslu bir yapıda olduğunu düşündüğümüzde bu akımdan en çok etkilenecek devletlerden bir tanesi olacağı esasında tahmin edilebilir bir durumdur. Bunun yanında Osmanlı’daki siyasi, askeri ve ekonomik gerileme de bu duruma tuz biber ekmiştir. Netice itibariyle Fransız İhtilali ile ortaya çıkan milliyetçilik akımı Osmanlı Devleti için dağılma sürecinin başlangıcı olarak görülebilir. Çünkü domino etkisiyle iş dağılmaya kadar gidecektir.

Fransız İhtilali birçok devlette olduğu gibi Osmanlı’da da aslında bölgesel bir durum yani Fransa’nın iç meselesi olarak görüldü. Fakat yukarıda da bahsettiğimiz üzere bu akım domino etkisiyle birçok farklı ülke ve bölgede etkisini göstermiştir. Osmanlı Devleti’nde farklı din ve milletten birçok tebaa barınmaktaydı. Osmanlı’nın çekişme içerisinde olduğu ülkeler ve onların kışkırtmaları da düşünüldüğünde ilk olarak Hristiyan unsurların ayrılıkçı hareketlere girişmesi de tahmin edilemeyecek bir durum değildi.

Fransız İhtilalinin yanında Osmanlı’daki azınlık ayaklanmalarının en önemli sebeplerinden bir tanesi de Avrupa’nın büyük devletlerinin izlediği politikalardır. Çünkü azınlıkları kullanarak devletin yapısını bozmak ve Osmanlı’yı kendi tahakkümleri altına almayı planlıyorlardı. Rusya güçlendiği her tarihte Osmanlı’nın karşısına dikilmiştir. Bunda sıcak denizlere inme amacı en önemli sebep olmuştur. Bir diğer sebep ise dini açıdan (Ortodoksların lideri olarak) Bizans’ın yerine geçme düşüncesidir. Bu düşünceyi gerçekleştirmek için de Osmanlı’yı ortadan kaldırmak gerekir. İngiltere, Fransa ile olan problemlerinden dolayı Rusya ile yakınlaşmış böylece Osmanlı’nın karşısında yer almıştır. Bir müddet Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü savunan İngiltere (Osmanlının mirası topraklara Rusya başta olmak üzere güçlü devletler hükmedeceğine, zayıf Osmanlı hükmetsin daha iyidir anlayışıyla) Osmanlı’nın ayakta kalamayacağını görünce de bölüşme telaşına girmiştir. Balkanlardaki isyanları da desteklemiştir.

Rusya’nın güttüğü Panslavizm politikası ve Sırplarla olan ‘köken’ ilişkileri, milliyetçilik akımı derken isyan durumuna doğru giden Sırplara özerklik verilmiş oldu. Böylece Sırplar iç işlerinde bağımsız hale geldiler. 93 harbi sonucunda da tam anlamıyla bağımsız hale gelmiş oldular.

Milliyetçilik akımından etkilenen bir diğer tebaa olan Yunanları destekleyen en önemli ülke Rusya’ydı. Rusların sıcak denizlere inme politikası göz önünde bulundurulduğunda, bu bölgede güçlü bir Osmanlı yerine Yunanlıların bulunması onların da işine gelecekti. Netice itibariyle başlayan isyan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın müdahalesi sonucu bastırılsa da Avrupalıların da devreye girmesiyle yön değiştirmiş, 1829 Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda Yunanistan bağımsızlığını kazanmıştır.

Eflak ve Boğdan’a gelirsek Rus etkisinin bu bölgede de hissedildiğini söyleyebiliriz. Önce 1859’da Romanya olarak birleşen Eflak ve Boğdan, 1877 Berlin Kongresi’yle birlikte bağımsız hale gelmiştir. Yine benzer sebeplerle Makedonya, Bulgaristan ve Arnavutluk da bir müddet sonra bağımsızlıklarını almışlardır. Arnavutluk I. Balkan Savaşı sonrasında bağımsızlığını alarak Osmanlı’dan ayrılan son balkan devleti olmuştur. Osmanlının her açıdan güç kaybetmesi neticesinde teker teker bağımsızlıklarını alan bu ülkeler sonrasında Balkan Savaşları ile hem Osmanlı’dan toprak almaya çalışacak ardından bölüşme kavgası yüzünden birbirleriyle savaşacaklardır.

Netice itibariyle Fransız İhtilali’nin ve güçlü devletlerin (Fransa, Rusya, İngiltere) etkileri neticesinde Osmanlı’da meşrutiyet ilan edilmiştir. Azınlıkları memnun etmek ve dolayısıyla devlete bağlılıklarını artırmak üzere tanzimat ve ıslahat fermanları yayınlanmıştır. Fakat gayeleri farklı olan ve azınlıkları sadece kendi amaçları doğrultusunda kullanan bu devletler için yapılan bu iyileştirmeler Osmanlı için acı sonu hızlandırmaktan başka bir şeye yaramamıştır. Dolayısıyla Fransız İhtilali, çok uluslu yapıya sahip olan Osmanlının dağılmasının başlangıcının fitilini ateşlemiş, büyük devletler ise bu süreci nihayete erdirmişlerdir.

Kırım Savaşı ve 93 Harbinin Osmanlı Devleti’ne etkisi ve bu savaşlar üzerinden büyük devletlerin birbirleri ile olan ilişkileri

Rusya sıcak denizlere inme politikasını 1853 yılında çeşitli bahanelerle süsleyerek harekete geçirmiştir. Bu bahanelerin en önemlisi Kudüs’te Katolik ve Ortodoks arasında çıkan çatışmalardır. Katolikliğin baş savunucusu Fransa ile kendisini Ortodoksların lideri olarak gören Rusya çatışmaya başladılar. Rusya, İngiltere ile beraber olup Osmanlı’yı parçalamak istedi ve toprakları bölüşmeyi teklif etti. Fakat İngiltere bu topraklarda güçlü Rusya’nın bulunmasının yerine zayıf bir Osmanlının bulunmasını tercih etti ve teklifi kabul etmedi. Rusya bu kez de Osmanlı ile görüşerek Osmanlı tebaası olan Ortodoksların koruyuculuğunu almak istedi. Osmanlı Devleti, İngiltere’ye güvenerek Rusya’nın hedeflerine ulaşmasına yardımcı olacak olan bu teklifi kabul etmedi. Tabi doğal olarak süreci tüm devletler dikkatle izliyorlardı.

Ortada güçlü ve Osmanlı’nın parçalanması durumunda elde edeceği topraklar ve stratejik durum nedeniyle daha güçlü bir hale gelebilecek bir Rusya olunca Fransa ve İngiltere Osmanlı’nın parçalanmaması için ellerinden geleni yapmaya çalıştılar. Fransa’nın Rusya karşısında olmasının sebeplerinden bir tanesi de Rusya’ya bağlı olan Polonya’nın, Rusya’nın mağlubiyeti dolayısıyla özgür olma neticesinde de Fransa’nın müttefiki olma ihtimaliydi. Osmanlı’nın isteklerini kabul etmemesi neticesinde Rusya, Eflak ve Boğdan’a girdi. Tekrar boşaltmaması üzerine de savaş başlamış oldu. Osmanlı savaşın başında Balkanlarda başarılı olsa da Karadeniz’de donanması Ruslar tarafından batırıldı. Bu durumda Fransa ve İngiltere’yi telaşlandırdı. Hemen iki ülkeye karşı bir ültimatom yayınladılar. Ruslardan Eflak ve Boğdan’dan çekilmesini, Osmanlı’nın toprak bütünlüğüne saygı göstermesini ve Ortodoksların koruyuculuğu iddiasından vazgeçmesini; Osmanlı’dan ise azınlık haklarının iyileştirmesine yönelik adımlar atmasını istediler. Rusya’nın istekleri kabul etmemesi ve Tuna nehrinin geçmesi üzerine Fransa ve İngiltere savaşa Osmanlı yanında dahil oldular (1854). Bu arada müttefikler Avusturya ile de tedbiren bir anlaşma yaptılar. Bu anlaşma neticesinde Rusya Tuna’dan çekilmez ise Avusturya’nın da savaşa fiilen katılma durumu ortaya çıktı. Osmanlı topraklarında Yunanların ayaklanmaya başlamasını Fransa bastırdı ve Yunanlar tarafsız kalmak zorunda kaldı. Savaş gel gitlerle devam ederken müttefikler tarafından zor duruma sokulan Rusya’ya bir darbe daha varmak üzere Kırım’da cephe açıldı. Sonuçta mağlup olan Ruslar ile müttefikler arasında (Fransa, İngiltere, Rusya, Osmanlı) barış anlaşması imzalandı. Savaşı kazanan tarafta olan Osmanlı aslında savaştan ekonomik olarak daralma ile çıkmıştır. Savaşta müttefiklere desten veren Sardinya-Piemonte Krallığı sonraki yıllarda İtalya birliğini kurmuştur. Dolayısıyla savaşın dolaylı sonuçlarından bir tanesi İtalya’nın siyasi birliğinin kazanmasıdır.

Bundan yaklaşık 20 yıl sonra Rumi takvime göre 1293 (93 Harbi) yılında 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı başlamıştır. Bu savaşın nedeni de aslında Kırım Savaşı ile benzerdir. Rusların politikalarını devam ettirmesi, Panslavizm politikası, azınlıklar bahane edilerek Osmanlı’nın iç işlerine karışılmak istenmesi, Romanya ve Bulgaristan’ın bağımsızlık istekleri vs.

Tersane Konferansı’nda Sırbistan ve Karadağ için bağımsızlık, Bosna-Hersek ve Bulgaristan için alınan özerklik kararını kabul etmeyen Osmanlı’ya savaş açılmıştır. Ekonomisi zaten zor durumda olan Osmanlı Devleti savaşa hazırlıksız yakalanmıştır.

Savaş hem Doğu cephesinde hem de Kırımı Savaşı’nın başlama sebebi olan Tuna cephesinde süregelmiştir. Yani bir anlamda Rusya, Osmanlı’yı hem doğu hem de balkan tarafından baskı altına almaya çalışmıştır. Rusya büyük bir ilerleme kat ederek doğuda Erzurum’a kadar batıda ise İstanbul Yeşilköy’e (Ayestefanos) kadar girmişler ve neticede anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma ile Osmanlı Balkanlar’ı neredeyse tamamıyla kaybediyor, birçok tebaa bağımsızlık kazanıyordu. Başka bir deyişle Rusya bütün balkanlara hâkim hale geliyordu. Bunun anlamını iyi bilen Avrupa devletleri olaya müdahil oldular. Osmanlı Kıbrıs’ın idaresini İngiltere’ye bıraktı. Böylelikle Ruslara karşı tehdit oluşturulurken tabi bir yandan da İngiliz tehdidi de oluşmuş oldu. Ancak mevcut problemi çözmek adına bu taviz verilmek zorunda kalındı. Neticede Ayestefanos anlaşması yerine Berlin anlaşması imzalanmıştır. İlk anlaşmanın şartları Osmanlı adına biraz daha hafifletilmiştir.

Bu savaş neticesinde Rusların balkan hakimiyeti artarken aksine Osmanlıların ise azalmıştır.

Hem Kırım hem de 93 Harbi dikkate alındığında Rusların agresif adımları, buna karşılık Avrupa devletlerinin Osmanlı üzerindeki kendi emelleri doğrultusunda Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü koruma amaçları görülür. Bir süre daha böyle gidecek sonrasında Osmanlı’nın parçalanması düşüncesi Avrupa devletlerinin de politikası hale gelecek ve Birinci Dünya Savaşı neticesinde, üç kıtaya uzanan Osmanlı Devleti parçalanacaktır.

Almanya’nın siyasi birliğini sağlaması sürecini ve bu yeni gücün kıta Avrupa’sına etkisinin diğer devletleri de dikkate alınarak değerlendirilmesi

Almanya’nın siyasi birliğini tamamlamadan önceki dönemine baktığımızda, Orta Avrupa’da çoğu Roma Cermen İmparatorluğu’nun parçası olan, Almanca konuşan ve Habsburg Hanedanı’na bağlı 300’den fazla otorite bulunuyordu. Bölgede prensliklerden krallıklara, irili ufaklı yönetimler vardı. 1806 yılında Prusya (bölgedeki Alman Krallığı olan Prusya ve müttefik otoriteler) Napolyon komutasındaki Fransa tarafında işgal edildi. Rusya ile müttefik olarak savaşa giren Prusya savaşı kaybetti. Savaş neticesinde imzalanan Pressbury Barışı ile Kutsal Rome Cermen İmparatorluğu sona ermiş oldu.

Bir müddet Fransa’nın boyunduruğu altından kalan Alman halkları arasında milliyetçilik akımı baş göstermeye başladı. Zaten aynı dili konuşan bu devletler arasında yavaş yavaş tek bir devlet olma yolunda fikirler ortaya çıkmaya başladı. Napolyon’un 1812’de Ruslara karşı aldığı ağır sonuç Almanları tamamıyla uyandırdı diyebiliriz. Çünkü bir yandan fikri alt yapısı oluşan tek devlet düşüncesinin yanında bir yandan da Alman subaylarının Fransa’ya karşı bağlılıkları da azaldı. Bunun ardından Napolyon Alman devleti üzerine yürüyerek onları tekrardan hakimiyeti altına almak istedi. Avusturya, İsveç, Prusya, Rusya ve Saksonya’dan oluşan koalisyon güçleri Fransa’yı mağlup etti. Ren nehrinin batısına çekilen Napolyon’u tamamen bitirmek fikriyle harekete geçen Prusya ordusu ünlü Waterloo Savaşında mutlak bir galibiyet elde etti.

Bu sırada Orta Avrupa’daki Alman devletlerinin durumunu Avusturya İmparatorluğu hegemonyasındaki genişlemiş Prusya ve 38 diğer alman devleti olarak nitelendirebiliriz. Dolayısıyla 1815’te kurulan ve 1866 yılına kadar devam edecek olan bir federe Alman devletinden söz edebiliriz. Bölgedeki yapıyı birazda görselleştirmek istersek Avusturya gücü altında durumdan çok da memnun olmayan (hatta Avusturya ile birbirleriyle rekabet içerisinde bulunan) bir Prusya göz önüne getirilebilir. Bölgede yolların yeniden elden geçirilmesi, daha iyi yolların yapılması, su ve demiryolu taşımacılığı imkanlarının daha iyi hale getirilmesi gibi dolaylı sebepler neticesinde Almanlar arasındaki iletişim daha da arttı ve sonuçta bir olma fikri yavaş yavaş daha da anlam bulmaya başladı. Sık sık çatışma içerisine girilen Fransa ve İspanya’ya karşı beraber hareket etmeye başlandı. Alman devletleri arasında milliyetçilik giderek artmaya devam etti.

1848-49 yıllarında birleşme ve tek bir anayasa altına yönetilme düşüncesiyle çeşitli hareketler (ayaklanma, devrim, özgürlük) meydana gelmiştir. 49 yılında Frankfurt Meclisi ortak bir anayasa yapmayı başarsa da siyasi birlik verilebilecek birçok sebepten dolayı 1871 yılına kadar tam anlamıyla sağlanamamıştır.

Bu arada bölgedeki fiziki ve siyasi durumu düşündüğümüzde Avusturya ve Rusya’nın bölgedeki en önemli aktörlerden olduğunu da görebiliyoruz. Ayrıca 1815’teki Paris Anlaşmasıyla İngiltere, Rusya, Fransa ve Avusturya’nın oluşturduğu dört büyük güç tarafından dengelenmeye çalışılan Avrupa siyaseti Almanya ve İtalya’nın siyasi birliğini kazanma çabaları ile tamamen alt üst olabilirdi.

Bahsettiğimiz dört büyük gücün etkinlik alanlarına baktığımızda Fransa’nın (İtalya’daki devletçiklerle beraber) İberya yarımadası; Rusya Doğu Avrupa ve Balkanlar; Avusturya Orta Avrupa’nın çoğu ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun bulunduğu bölgeler; İngiltere’nin geri kalan yerler ve denizlerde dengeleyici olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla İtalya ve Almanların siyasi birliğini sağlamaları bütün dengeleri değiştirecektir. Bunun engellemek için Prusya önderliğinde bir Almanya yerine saydığımız dört büyük güç için, Avusturya hakimiyeti altında bir Almanya daha tercih edilebilir bir seçenektir.

Kırım Savaşı ve İkinci İtalyan Bağımsızlık Savaşı dört büyük devletin arasında problemleri ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu fırsatı iyi değerlendiren Prusya, siyasi ve askeri olarak giderek güçlenmiştir ve neticede bölgedeki hâkim Alman güç halini almıştır. Bu dönemde Prusya’nın başında Bismarck vardır ve doğrudan ve dolaylı yaptığı eylemler Almanları siyasi birliğe doğru götürecektir.

Bu dönemde Almanların siyasi ve askeri birliğini sağlamalarına altyapı hazırlayan üç temel olay meydana gelmiştir. Danimarka Kralı erken varis bırakmadan ölmüştür ve bu bölgeyi hakimiyet altına almak isteyen Prusya, Avusturya ile birlik olup savaşı kazanmış, kazanılan bölge ise aralarında pay edilmiştir. İkinci olay, İtalya’nın siyasi birliğini kurmasının ardından, Avusturya-Prusya Savaşı’nda bir müttefik kazanma fırsatının ortaya çıkmasıdır. Böylece İtalya ile Prusya müttefik olarak Avusturya ile savaşmıştır. Üçüncü olay ise Fransa’nın artan gücü nedeniyle endişe duydukları Prusya’ya savaş açmalarıdır (1871). Farklı dengeler neticesinde savaşı kazanan Prusya Bismarck önderliğinde 1871 yılında Alman siyasi ve askeri birliğini kurmuştur.

Fransızların burada aldıkları mağlubiyet ve kaybettikleri topraklar, ardından yine Fransızların bunun intikamını Birinci Dünya Savaşında almak istemeler ve neticede buna karşın Hitler Almanya’sının Fransa’yı işgali düşünülürse bahsettiğimiz olayların sonuçlarının halen görmekteyiz ve bence tarih adeta süregelen bir sanat gibi. Tarih aslında bugünümüzün sebebi. Yarın ise bugünün neticesi…

SOSYAL BİLGİLER ÖĞRETİMİNDE STRATEJİLER

Eğitim, bireylerin davranışlarını biçimlendirme ve değiştirme süreci olarak tanımlanabilir (Bayram, 2005). Öğrenciler bilgileri öğrenirken birçok güçlükle karşılaşmaktadır. Bazı öğrenciler çok çalıştıkları halde başarılı olamazken, bazıları kısa süre çalışarak başarılı olabilmektedir. Aynı sınıf ortamında öğrenim gören öğrencilerden bazıları dersin sonunda verilen bilgileri öğrenirken, bazıları öğrenememektedir. Öğrencilerin bu sorunlarının, öğrenmeleri gereken bilgiyi nasıl öğreneceklerini bilmemelerinden kaynaklandığı söylenebilir (Dikbaş & Hasırcı, 2008).

Sosyal Bilimler içinde yer alan disiplinler ile bu disiplinlerin bir bölümünün içeriğinden seçilip ilköğretim düzeyine uyarlanan Sosyal Bilgiler dersinin daha çok bilişsel (cognitive) yönü ağır bastığından, genellikle bu alan, bilgi kazandıran derslerin ilke, strateji, yöntem ve tekniklerini benimsemektedir. Bu bakımdan, özellikle ilköğretimde, Hayat Bilgisi, Fen Bilgisi gibi derslerde gözlemlemeye, deneye, yaşam ve incelemeye, yaparak-yaşayarak öğrenmeye ağırlık veren yöntem ve teknikler, Sosyal Bilgiler dersinde etkisini biraz yitirmekte, sözel yönü ağır basan yaklaşımlar önem kazanmaktadır (Sönmez, 1994).

Okulda, öğretim hizmetinin gerçekleştirilmesi sürecinde, öğrencilerin bilgiyi nasıl elde edecekleri konusunda öğretmen ve öğrencilerin izleyecekleri yöntem ve tekniklerin önemi kuşkusuz yadsınamaz. Bir yönüyle öğretim, öğretim programının, “okul” denilen ortamda, karşımızda bulunan öğrencilere uygulanması demek olduğuna göre, böyle bir öğrenme-öğretme etkinliğinin uygulanması sürecinde, öğrencilerin, özel amaçlarda kapsanan özellikleri gerektiği gibi kazanabilmeleri ve kalıcı izli bir davranış değişikliği oluşturabilmeleri için birtakım ilkelerden, yollardan yararlanmaya gereksinimleri vardır. Bu konuda gerek öğretmenin gerekse öğrencilerin işini kolaylaştıracak ve etkili öğrenme-öğretmeyi sağlayacak yöntem ve teknikler işe koşulur. Sınıftaki öğrenme-öğretme etkileşiminde izlenen çeşitli ilkeler, stratejiler yanında, etkili ve başarılı bir sonuç elde edebilmede bu yöntem ve tekniklerin rolü büyüktür (Çelikkaya & Zafer, 2009).

Okulda, öğretim hizmetinin gerçekleştirilmesi sürecinde, öğrencilerin bilgiyi nasıl elde edecekleri konusunda öğretmen ve öğrencilerin izleyecekleri yöntem ve tekniklerin önemi kuşkusuz yadsınamaz. Bir yönüyle öğretim, öğretim programının, “okul” denilen ortamda, karşımızda bulunan öğrencilere uygulanması demek olduğuna göre, böyle bir öğrenme-öğretme etkinliğinin uygulanması sürecinde, öğrencilerin, özel amaçlarda kapsanan özellikleri gerektiği gibi kazanabilmeleri ve kalıcı izli bir davranış değişikliği oluşturabilmeleri için birtakım ilkelerden, yollardan yararlanmaya gereksinimleri vardır. Bu konuda gerek öğretmenin gerekse öğrencilerin işini kolaylaştıracak ve etkili öğrenme-öğretmeyi sağlayacak yöntem ve teknikler işe koşulur. Sınıftaki öğrenme-öğretme etkileşiminde izlenen çeşitli ilkeler, stratejiler yanında, etkili ve başarılı bir sonuç elde edebilmede bu yöntem ve tekniklerin rolü büyüktür (Çelikkaya & Zafer, 2009).

Bütün derslerle olduğu gibi Sosyal Bilgiler dersinin öğretiminde de tek bir yöntem ya da teknik kullanılmamalı, amaçlara uygun farklı yöntem ve teknikler seçilmelidir. Öğretmen, öğrenme süresi ve fırsatı tanınan herkesin öğrenebileceğini bilmeli ve bu doğrultuda hareket etmelidir. Öğretimin düzenlenmesinde öncelikle yapılması gereken, hangi yöntemin uygulanacağına karar vermektir. Seçilen yöntem; tekniklerin, araç ve materyallerin belirlenmesine rehberlik eder (Çelikkaya, 2008, s.17). Öğretim programlarında belirtilen hedeflere ulaşmanın en kolay yollarından biri uygun zamanda seçilmiş doğru öğretim yöntem ve tekniklerini kullanmaktan geçer. Derste çok sayıda yöntem ve teknik kullanımı öğrencilerin dikkatini canlı tutarak onların daha iyi öğrenmesini sağlar. Öğretmenlerin yöntem konusunda seçici olabilmesi onların çok farklı yöntemleri tanımaları ve kullanabilmeleri ile orantılıdır. Diğer bir anlatımla, yöntem zenginliğine sahip olmaları gerekmektedir (Demirel, 2006, s.76). Hiçbir ders için hiçbir yöntem sihirli bir değnek değildir. Şu derste şu, bu derste bu yöntem kullanılmalıdır, denilemez. Öğretmen kendi kişisel çabaları ve duyarlılığıyla sınıfına en uygun gelen yöntemleri seçecek ve yine sınıfından aldığı sinyallerle değişikliklere gidecektir. Önemli olan husus, öğretmenin konunun en iyi öğretimini sağlayacak yöntem zenginliğine gitmesidir (Çelikkaya & Zafer, 2009; Küçükahmet, 2000).

Öğretim yöntem ve tekniklerinin etkililiği üzerinde yapılan araştırmalar bütün öğrenmeler için gerekli tek bir öğretim yönteminin olmadığını göstermektedir. Yöntem ve tekniklerin etkisi öğretmene, öğrenci özelliklerine, konu alanına, kazandırılmak istenilen hedeflere göre değişmektedir. Bu nedenle öğretmen adaylarının ve öğretmenlerin öğretim yöntem ve tekniklerini çok iyi bilmesi ve kullanacağı duruma en uygun yöntemi seçmesi gerekir (Çelikkaya & Zafer, 2009).

Yaşam boyu öğrenen, edindiği bilgi ve beceriyi yaşama geçiren bireylerin yetiştirilmesinde öğretim yöntem ve teknikleri de büyük önem taşımaktadır. Çağın gerektirdiği donanımlara uygun hedefler belirlenmiş olsa bile bu hedefleri tamamen geleneksel yöntemlerle gerçekleştirmek mümkün değildir. Öğrenme süreçlerinde, öğrencilerin düşünmelerini, araştırmalarını, sorun çözmelerini ve edindikleri bilgi ve beceriyi yeniden yapılandırıp yaşama geçirmelerini destekleyen yöntem ve teknikler işe koşulmalıdır (MEB, 2005, s.99).

Sosyal Bilgiler Öğretiminde Göz Önüne Alınması Gereken Özellikler ve Bu Özelliklerden Kaynaklanan İlkeler

Bilindiği gibi, Türk Milli Eğitim sisteminin dayandığı temel ilkeler, 14 madde içinde, 1973 tarihli ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasası’nda, “eşitlik, süreklilik, Atatürk İnkılâpları ve Türk Milliyetçiliği, fert ve toplum ihtiyaçları, yöneltme, fırsat ve imkân eşitliği, eğitim hakkı, demokrasi eğitimi, laiklik, bilimsellik, planlılık, karma eğitim, okul-aile iş birliği, her yerde eğitim” biçiminde yer almaktadır. Okullardaki eğitim-öğretim etkinliklerinde, bütün derslerin öğretiminde bu ilkelerin gerçekleştirilmesine öncelik verilecektir. Bu temel ilkelerin dışında, her alanın kendine özgü, genel ve özel nitelik taşıyan birtakım kuralları ve önermeleri vardır. O alanın öğretimi söz konusu olduğunda, bunların dikkatle izlenmesi başarı için gereklidir (Sözer, 1998).

İlköğretimdeki Sosyal Bilgiler öğretimine yönelik etkinliklerde, bir öğretmenin dikkate alması gereken özelliklerle bu özelliklerden kaynaklanan ilkeleri şu şekilde sıralayabiliriz;

  • İlköğretimdeki Sosyal Bilgiler öğretimine yönelik etkinliklerde, bir öğretmenin dikkate alması gereken özelliklerle bu özelliklerden kaynaklanan ilkeleri şu şekilde sıralayabiliriz;
  • Sosyal Bilgiler dersinde öğrenciler kolaylıkla güdülenebilir. Örneğin; günlük olaylar bu ders için iyi bir başlangıç olabilir. Güncel konulardan işe girişerek sosyal olay ve olgular üzerinde us (akıl) yürütmek son derece yararlıdır.
  • Sosyal Bilgiler dersi bir uslamlama / usavurma (muhakeme) dersidir. Sözel becerilere ağırlık verilmesi nedeniyle, ezberlemeyi öne almak yanlış olur. Toplumsal sorunlar ve nedenleri bu derste tartışılacak ve öğrenilecektir. Ezberleme ile öğrenilenler kısa süre sonra unutulur, oysa usavurma yoluyla gerçekleşen öğrenmeler daha kalıcı olur.
  • Sosyal Bilgiler dersinde çevre etmeni çok önemlidir. Çevre etmenine önem verirken, “yakından uzağa” ilkesine özen göstermek gerekir. Çocukların çevrelerine olan doğal ilgilerinin bu yönde olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle, Sosyal Bilgiler dersinin konuları, ilk olarak çocuğun en yakınında bulunan konulardan başlar ve giderek topluma, ulusa, insanlığa doğru gelişir.
  • Sosyal Bilgiler dersinde fırsat ve olanaklardan olabildiğince yararlanmak ve öğretimi buna göre düzenleyip sürdürmek gerekir. Bu konu, daha önce sözü edildiği gibi, günlük olaylar ve güncel konularla çok yakından ilgilidir. Kutlanan günler ve haftalar, anma günleri, ulusal bayramlar vb. bu iş için oldukça uygundur.
  • Sosyal Bilgiler dersinde kronolojik gelişme ilkesine ayrı bir özen gösterilmelidir. Sosyal Bilgiler kapsamına giren konularda, öğretime, temel kavram ve becerilerden başlayıp, usçu bir sıra ve yaklaşımla, daha ileri kavram ve becerilere doğru gitmek gerekir.
  • Sosyal Bilgiler dersinde yaşamsal (hayatî) değeri olan konular önceliklidir. Bu nedenle, çok sık kullanılan ya da çok önemli olan konularla öğretime başlayıp, daha az kullanılan ya da daha az önemli olan konulara doğru gitmek gerekir. Bu demektir ki, en çok yaşamsal olan konudan, en az yaşamsal olana doğru bir gidiş izlenmelidir. Burada, kuşkusuz, asıl önemli olan, programlarda, öncelikle yaşamsallığı olan konulara yer verilmesidir.
  • Sosyal Bilgiler dersinde çocukların, özellikle ilgi gelişimlerine dikkat edilir. Bu noktada, çocukların aşama aşama, fiziksel ve zihinsel yönden sağlıklı bir gelişme göstermesi kuşkusuz çok önemlidir. Bu bakımdan konulara, onların yalın, sıradan ilgileriyle başlayıp, onlar gelişip olgunlaştıkça, daha kapsamlı ve karmaşık ilgilerine doğru gidilmelidir (Sözer, 1998).

Bu özellik ve ilkeler dışında gerek Sosyal Bilgiler dersinin gerekse Sosyal Bilimlere giren disiplinlerin öğretiminde, öğrencilerin düzeyi ve gereksinimleri, kuşkusuz, temel hareket noktası olacaktır. Öğrencilerin bilgi ve davranış olarak düzeylerinin belirlenmesi ve öğretimin bu temele dayandırılması önemli bir gerekliliktir. Onların gereksinimlerinin neler olduğu kesinlikle göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca, eğitim ve öğretimin planlı bir etkinlik olduğu; bireysel ayrılıklar nedeniyle rehberlik konusuna özenle eğilmek gerektiği, her konuda ekonomik davranmaya özen göstererek, öğretimde somuttan soyuta, bilinenden bilinmeyene doğru bir sıra izlenmesi gerektiği hiçbir zaman unutulmamalıdır. Bunun yanında, her zaman göz önünde bulundurmak gereken bir başka nokta da şudur: Bir eğitim sisteminin yetiştirmek istediği insan tipi, amaçlar aracılığıyla belirlenmiştir. Programda yer alan her bir ders (kuşkusuz Sosyal Bilgiler dersi de) belirlenmiş olan nitelikleri taşıyan insan yetiştirmede bir araç olarak kullanılacaktır. Bu alanda başarılı olmada, izlenecek öğrenme-öğretme stratejilerinin önemi büyüktür (Sözer, 1998).

Sosyal Bilgiler Dersinde Kullanılabilecek Yöntem ve Teknikler

Sosyal Bilgiler dersinde kullanılabilecek yöntem ve tekniklerden bazıları şunlardır (Çelikkaya & Zafer, 2009);

  1. Anlatım Yöntemi
  2. Soru-Cevap Yöntemi
  3. Gezi Gözlem Yöntemi
  4. Proje Yöntemi
  5. Tartışma Yöntemi (Panel, Münazara, Forum vb.)
  6. Gösteri Tekniği
  7. Örnek Olay Yöntemi
  8. Drama ve Rol yapma Tekniği
  9. Problem çözme Yöntemi
  10. Grup çalışması Yöntemi
  11. Beyin Fırtınası Yöntemi
  12. Bireysel Çalışma
  13. Kaynak Kişiden Yararlanma

İyi öğretim sağlamak için sadece öğretilecek konu alanında uzman olmak yeterli olmayıp konunun öğretiminde kullanılacak olan yöntem ve tekniklerin de iyi bilinmesi gerekir. Sosyal Bilgiler dersinde istenilen başarı düzeyine ulaşabilmek için öğretmenlerin Sosyal Bilgiler öğretim yöntemlerini yeterince biliyor olmaları ve sınıfın ve dersin durumuna göre bu yöntemleri kullanmaları gerekmektedir. Öğretmenlerin öğretim yöntemlerini seçerken dikkate alması gereken en önemli unsurlardan biri öğrencilerin öğrenme özellikleri olmalıdır. Bu açıdan Sosyal Bilgiler Öğretmenlerinin derslerinde kullandıkları öğretim yöntem ve tekniklerinin hangilerinin olduklarının tespit edilmesi önemlidir (Çelikkaya & Zafer, 2009).

Sosyal Bilgilerde Öğrenme-Öğretme Stratejileri

Çeşitli konu alanları içinde Sosyal Bilgiler, kavramların, ilkelerin ve özellikle sözel nitelik taşıyan bilginin çoğunlukta bulunduğu ilköğretime yönelik bir konu alanıdır. Konu alanının daha çok sözel nitelik taşıması sonucu, bireye kazandırılacak içerik, eğer anlaşılması güç bir bilgi yığını özelliği de gösteriyorsa, öğrencinin ezberlemeye yönelmesine neden olmaktadır. Bu bakımdan, bu dersin genellikle bir ezber dersi olarak algılandığı görülmektedir. Oysa, ezberleme yerine, kimi öğrenme-öğretme stratejilerinden yararlanarak, dersin daha çok anlamlı duruma getirilmesi; bu iş için de öğrenmeyi kolaylaştırıcı birtakım yaklaşımların işe koşulması olumlu sonuçları da birlikte getirecektir. Eğitim programlarının kapsadığı içeriğin öğrenciye kazandırılmasında, bir öğretmen olarak bu yaklaşımları gereğince bilmek ve eğitim-öğretim etkinliklerinde uygulamak önemlidir (Sözer, 1998).

Öğrenme stratejileri, öğrencilerin duyu organlarına gelen uyarımları belleğine transfer ederek, özellikle kalıcı olması için uzun süreli belleğine işlemesine olanak sağlayan tekniklerdir. Bu tekniklerin öğrencilere uygulanması işlemi de öğretme stratejilerini oluşturacaktır. Bu stratejiler çoğunlukla bilişsel alan davranışlarına ilişkin olarak geliştirilmiştir. Bununla birlikte, kimi zaman duyuşsal ve devinimsel alanlara yönelik olarak da kullanılabilir. Öğrenme-öğretme sürecinde gerçekleştirilen eğitim-öğretim etkinliklerinde, öğrencilerin öğrenme konusunda neler yaptıkları oldukça önemlidir. Aslında bütün öğrencilerin kendilerine göre, ayrı ayrı, yeni bilgileri öğrenmeleri için izledikleri birer stratejileri vardır. Bu nedenle, öğrenme stratejileri, öğrencilerin öğrenme etkinliğine etkin katılımlarıyla, çoğu zaman, yine kendileri tarafından geliştirilmiştir. Öğrenciler bu stratejileri ya kendi yaşantıları sonucu ya deneme-yanılma yoluyla, ya da daha çok başkasının (çoğu zaman öğretmenin) katkısıyla kazanırlar. Yapılan birçok araştırma, öğrencilerin öğrenme stratejilerini genellikle bildiklerini, ama ne zaman ve nasıl kullanılacağını ise pek bilmediklerini göstermektedir. Öğrenme stratejileri, öğrenci başarısını önemli ölçüde etkileyen etmenler olduğuna göre, bunların öğrencilere öğretilmesi büyük yararlar sağlar. İlköğretimin ilk yıllarından başlayarak, öğrencilerde birtakım öğrenme stratejilerinin geliştirilmesine çalışmak son derece uygundur. Bunda başarıya ulaşabilmek için, öğretmenlerin de kuşkusuz bu öğrenme-öğretme stratejileri konusunda aydınlatılması önemli bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır (Sözer, 1998).

Çok sayıda öğrenme-öğretme stratejisi vardır. Çeşitli araştırmacı ve yazarlar değişik adlar altında, farklı ya da birbirine benzer yaklaşımlar ortaya koymuşlardır. Bunlar genel olarak Sunuş Yoluyla Öğrenme-Öğretme, Buluş Yoluyla Öğrenme-Öğretme Stratejisi ve Araştırma İnceleme Yoluyla Öğrenme-Öğretme Stratejisidir (Sözer, 1998).

1. Sunuş Yoluyla Öğretme Stratejisi (AUSEBEL)

Bu yaklaşım yaygın olarak BİLGİNİN AKTARILMASI, KAVRAM, İLKE ve GENELLEMELERİN AÇIKLANMASINDA kullanılır. İlke, kavram ve genellemelerin ÖĞRETMEN TARAFINDAN düzenli bir şekilde sıralanması ve öğrenciler tarafından alınmaya hazır bir durumda bilginin verilmesi sürecidir.

Ausebel’e göre: öğrenci her zaman hangi bilginin önemli olduğunu ve hangi işaretlerin problem çözümü için uygun olduğunu bilmeyebilir. Bu nedenle birey özellikle herhangi bir konu alanıyla ilgili öğrenmesi gereken kavramları, ilkeleri, fikirleri buluş yoluyla değil, kendisine sunulanı alma yoluyla kazanabilir.

Sunuş yoluyla öğretimde öğretmenin görevi; konuyu öğrenciler için en uygun biçimde ORGANİZE EDEREK YAPILANDIRMA, uygun materyalleri seçme daha sonra da konuyu GENELDEN ÖZELE doğru sistemli, anlamlı bir şekilde öğrencilere sunmaktır. Tümdengelimde önce ilke verilir. Sonrada örnek sunulur.

Bu strateji öğrenci açısından bakıldığında ALIŞ YOLUYLA öğrenme; öğretmen açısından bakıldığında SUNUŞ YOLUYLA öğretme olarak ifade edilir. Sunuş Yoluyla Öğretimin Temel Özellikleri: Öğretmen öğrenci arasında yoğun etkileşim vardır. Bol örnek kullanmak gerekmektedir. Öğretim genelden özele doğru (TÜMDENGELİM) hiyerarşik bir yapı ve sırasıyla gerçekleştirilir. Bunun için önce kavram, ilke ve genellemeler verilir sonra da daha özel bilgiler ve örnekler verilir. Öğretim basamak basamak ilerler. Öğretim öğretmen merkezlidir. Sunuş Yoluyla Öğretim Stratejisinin Aşamaları:

• Ön organize edicinin sunumu
• İlgili kavram, olgu, ilke ve genellemelerin öğretmen tarafından sunulması
• İlgili kavram, olgu, ilkelerle diğer kavram, ilke ve olguların ilişkilerinin kurulması
• Olumlu ve olumsuz örneklerle bunların açıklığa kavuşturulması
• Verilen örneklerin öğrenciler tarafından sınıflandırılmasının sağlanması
• Öğrencilerin örnekler (farklı) vermesi sağlanması (Webdersanesi.com, 2020)

2. Buluş Yoluyla Öğretme Stratejisi (BRUNER)

Bu yaklaşım belli bir problem ya da konu alanı ile ilgili verileri toplayıp analiz ederek bütüne ulaşmayı sağlayan, öğrenci etkinliğine dayanan güdüleyici bir öğretim stratejisidir. BRUNER tarafından ortaya atılmıştır. Brunere göre öğrenmede öğrencinin AKTİF olması gerekir. Öğrenci sınıfta bağımsız ve girişimci olmalıdır. Öğrenci merkezli eğitimin uygulanmasına dayalı bir yaklaşımdır.

Buluş yoluyla öğrenmede öğrencinin kendi gözlemleri ve etkinliklerine bağlı olarak bilgi, kavram, ilke ve genellemelere ulaşması teşvik edilir. BRUNERe göre öğrenci bilgiye kendisi ulaşmalı adeta bilgiyi keşfetmelidir.

Öğrenciler bilgiyi bir bilim adamı gibi kendileri yapılandırmalıdır. Bunun için aktif araştırmacı olarak deney yapmaya, ilke ve kavramları bulmaya yönlendirilmelidir. Böylece bireyler kendisine güvenen, olumlu benlik geliştiren ve bağımsız bireyler olarak yetişirler.

Bu yaklaşımda konular özelden genele doğru yani TÜMEVARIM yöntemiyle işlenir. Öğretmen öğrencinin öğrenme sürecine etkin katılımını buluş yoluyla öğrenme stratejisini kullanarak sağlayabilir. Burada öğretmenin temel görevi öğrenciyi yönlendirmek ve cevabını ona buldurmaktır.

Buluş yoluyla öğretim yaklaşımı Bruner’in kuramına göre temellendirilmiştir. Bu temeller şunlardır.

• Öğrencilerin öğrenmeye hazır bulunuşluğunu belirleyecek yaşantıların belirlenmesi
• Öğretim muhtevasının yapısallaştırılması
• Öğrenme yaşantılarının sıralanması
• Öğrenme sürecinde pekiştireçlerin rolünün ve nasıl dağıtılacağının belirlenmesi
(Webdersanesi.com, 2019)

3. Araştırma-İnceleme Yoluyla Öğretme Stratejisi (JOHN DEWEY)

John Dewey tarafından geliştirilen bu yaklaşımda öğrencilerin araştırma ve inceleme yaparak öğrenmeleri sağlanır. Dewey okulu, çocuğa bilgi veren değil yaşamda yolunu bulabilmesi için düşünmeye alıştıran yer olarak görmüştür. Bu yaklaşım öğrencilerin sınıf içi ve sınıf dışı etkinliklerle yaptığı problem çözme sürecidir. Özellikle öğrencilere yaşamlarında karşılaşabilecekleri problem durumlarında değişik çözümler üretmesini öğretir. Ayrıca öğrendikleri konuları değişik durumlarda denemelerine olanak sağlar. Bu yaklaşımda öğrenci gerçek problemlerle karşı karşıya gelmeli ve problemlere çözüm üretmelidir. ÖRN: Sivri sineklerin hastalık yaydığı bir yerde yaşayan öğrenci sivrisineklerin yetiştiği yerleri arayıp bulmaya, kurutma için çözüm yolları üretmeye, uygulamaya ve halka; hastalığın önünün alınabileceğini göstermelidir.

Araştırma inceleme yoluyla öğretim stratejisi özellikle uygulama düzeyindeki hedef alanının öğrenciye kazandırılmasında etkilidir.

Bu stratejide çoğunlukla problem çözme yöntemi kullanılır. Bu yaklaşımda da problemi çözebilmek ve sonuca ulaşabilmek için şu basamaklar izlenir;

• Problemin hissedilmesi ve belirlenmesi
• Problemin tanımlanması
• Problemle ilgili bilginin toplanması
• Problemin çözümü ile ilgili hipotezler kurma
• Hipotezleri test etme• Problemlerin çözülmesi ve sonuca ulaşma

Öğrenci bu işlemleri yaparken öğretmen öğrenciyi düşünmeye yöneltir, ona yol gösterir ve rehberlik yapar. Bu strateji ile öğrenciler sadece belli konularla ilgili problemlerin çözümünü öğrenmekle kalmaz gelecekte karşılaşacakları problemlerin çözümünü de öğrenir. Bu stratejiyi kullanan bir öğretmen öğrencilerine problem çözme becerisi de kazandırır (Webdersanesi.com, 2018).

KAYNAKÇA

  • Bayram, T. A. Y. (2005). Sosyal bilgiler ders kitaplarinda öğrenme stratejileri.
  • Çelikkaya, T., & Zafer, K. U. Ş. (2009). Sosyal bilgiler öğretmenlerinin kullandıkları yöntem ve teknikler. Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 22(2), 741–758.
  • Dikbaş, Y., & Hasırcı, Ö. K. (2008). Öğrenme stratejileri öğretiminin ve ders işlenişinde kullanımının öğrencilerin akademik başarılarına ve tutumlarına etkisi. Ahi Evran Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, 9(2), 69–76.
  • Küçükahmet, L. (2000). Öğretimde planlama ve değerlendirme (11. Baskı). Ankara: Nobel Yayın Dağıtım.
  • Sönmez, V. (1994). Sosyal bilgiler öğretimi. PEGEM.
  • Sözer, E. (1998). Sosyal bilgiler öğretiminde ilke, strateji, yöntem ve teknikler. Sosyal Bilgiler Öğretimi.
  • Webdersanesi.com. (2018). Araştırma İnceleme Yoluyla Öğretim Stratejisi John Dewey. https://www.webdersanesi.com/egitim-bilimleri/ogretim-yontem-ve-teknikleri/arastirma-inceleme-yoluyla-ogretim-stratejisi-john-dewey/107/
  • Webdersanesi.com. (2019). Buluş Keşfeyme Yoluyla Öğretim Bruner. https://www.webdersanesi.com/egitim-bilimleri/ogretim-yontem-ve-teknikleri/buluskesfeyme-yoluyla-ogretim-bruner/111
  • Webdersanesi.com. (2020). Sunuş Yoluyla Öğretim Stratejisi Ausebel. https://www.webdersanesi.com/egitim-bilimleri/ogretim-yontem-ve-teknikleri/sunusyoluyla-ogretim-stratejisi-ausebel/110

Latex figür için çapraz referansta ?? çıkması

Çapraz referansı doğru olarak yapmama rağmen bu hatayla karşılaştım. Meğerse figür eklerken caption ve label sıralamasına dikkat etmek gerekiyormuş. Figürün caption ve label stilini aşağıdaki gibi yaparsanız sorun hallolacaktır.

\caption{caption}\label{label_name}

Google “Bağlantınız gizli değil” Hatası ve Çözümü

Sorunu iki adımda çözeceğiz.

  1. Öncelikle Windows + R‘ye basıp Çalıştır ekranını açıyoruz. Ardından açılan pencereye regedit yazıp enter’a basarak Kayıt Yöneticisinin açılmasını sağlıyoruz. HKEY_LOCAL_MACHINE – SOFTWARE -Policies – Microsoft – Windows – CurrentVersion -Internet Settings yolunu izliyoruz. Sağdaki pencerede proxysettingsperuser üzerine çift tıklıyoruz. 0 olan değeri 1 olarak değiştiriyoruz ve tamam diyerek kapatıyoruz.
  2. Ayarlar > Ağ ve İnternet > Ara Sunucu ekranına geldikten sonra, Komut Dosyasını Kullan seçeneğini pasif hale getiriyoruz ve sorunumuz hallolmuş oluyor.

Sorun bu şekilde çözülecektir. Ancak bilgisayarı yeniden başlattığınızda tekrar aynı durumla karşılaşırsanız bu defa bilgisayarınızı sağlam bir anvitirüs yazılımıyla taratmalısınız.

Windows Arama ve Bazı Uygulamalarda Klavye Çalışmıyor Hatası ve Çözümü

Geçenlerde birdenbire bu hatayı almaya başladım. Windows’ta sol altta bulunan arama kutusunda klavye tuşlarının işlemediğini fark ettim. Ayrıca Windows açılış ekranında normalde enter tuşuna basıldığında şifre girme ekranı geliyor bildiğiniz gibi. Bu işlevin de çalışmadığını gördüm. Güncelleme sonrası veya bir hata neticesinde geçici bir sorun zannettim ancak restart sonrasında da hata devam edince çözüm aramaya başladım.

İnternette anlatılan birçok çözüm yolu var ancak bende birçoğu çalışmadı. Dolayısıyla bu yazıda bende çalışan çözüm yolunu paylaşıyorum ki başına gelen olursa bu yolu da denesin.

Öncelikle Windows + R kombinasyonu ile Çalıştır penceresini açıyoruz. Buraya alttaki kodu yapıştırıp çalıştırıyoruz.

C:\Windows\system32\ctfmon.exe

Çalışıp çalışmadığını tekrar kontrol ediyoruz. Çalışıyorsa sorun geçici olarak çözülmüş durumdadır. Büyük ihtimalle bilgisayarınızı yeniden başlattığınızda sorun devam edecek. Sorunu kalıcı olarak çözmek için devam ediyoruz.

  • Bilgisayar Yönetimini açıyoruz (Bilgisayar sağ tık Yönet).
  • Hizmetler ve uygulamalar.
  • Hizmetler.
  • Dokunmatik Klavyeyi ve El Yazısı Paneli Hizmeti. Elle (manuel) değil, Otomatik olarak çalıştır şeklinde ayarlıyoruz.
  • Bilgisayarı restart edip çalışıp çalışmadığını kontrol ediyoruz.

Kuşlar Meclisi – Peter Sis

Yazar Ferîdüddin Attâr’ın Mantıku’t-tayr (Kuşlar Meclisi) adlı eserini illüstrasyonlarla işlemiş. Eser içerisinde metin çok fazla yok ama Kuşlar Meclisinin illüstrasyonlarla özetlemiş. Kitabın kapağından her sayfasına kadar kağıt kalitesi oldukça iyi ve dokununca güzel bir his uyandırıyor. Ayrıca görseller çocukların da ilgisini çekiyor. Eserin çevirisi Çiçek Öztek tarafından yapılmış. Kitap vesilesiyle Ferîdüddin Attâr ve eseri Mantıku’t-tayr ile de tanışmış oldum.