Latex: The ntx-Bold-tlf-ot source file could not be found.

[pastacode lang=”markup” manual=”INFO%20%20miktex-makemf%20-%20starting%20with%20command%20line%3A%20miktex-makemf.exe%20–verbose%20ntx-Bold-tlf-ot%0AFATAL%20miktex-makemf%20-%20The%20ntx-Bold-tlf-ot%20source%20file%20could%20not%20be%20found.” message=”” highlight=”” provider=”manual”/]

Latex’te typeset.io‘dan indirdiğim latex dosyasını çalıştırmaya çalıştığımda yukarıda verdiğim hatayı alıyordum. Yaptığım araştırma neticesinde çözümü buldum. Komut dizinini yönetici modunda açıyoruz ve aşağıdaki komutu çalıştırıyoruz. Hepsi bu kadar. Sonra MiKTeX‘i (bendeki latex editörü) kapatıp açınca sorun çözüldü.

[pastacode lang=”markup” manual=”initexmf%20–mkmaps%20–admin” message=”” highlight=”1″ provider=”manual”/]

FATAL miktex-makemf – The ts1-zi4r source file could not be found.

Hatası için ise
initexmf –update-fndb
initexmf –edit-config-file updmap
initexmf --mkmaps

Aynı hatayı farklı source file için de verirse yine aynı komuttan yararlanabilirsiniz.

Asr-ı Saâdetten Osmanlı’ya SARAYIN KUTSALLARI – Talha Uğurluel

Talha Uğurluel’in hazırladığı kitapta Topkapı Sarayı müzesinde bulunan 16 adet eşyanın hikayesi anlatılmaktadır. Bir kısmı kutsal emanet bir kısmı ise tarihi eser niteliğindedir. Kitabın başlığı yüksek beklenti oluşturabilir. Çok yüksek beklenti içinde olmamak gerekiyor fakat eğlenceli bir kitap. Özellikle resimlerle bezendiğini de düşünürsek 205 sayfalık bu eser bir çırpıda okunabilecek niteliktedir. Resimler de ekstra güzellik katmış ve anlaşılırlığı artırmış diyebilirim. Okumanızı tavsiye ederim.

Topkapı Sarayı’nda bulunan özellikle kutsal emanetler ve onların hikayeleri için ise kapsamlı bir ansiklopediye (mevcut mu bilmiyorum) ihtiyaç olduğunu da anladım bu kitabı okuduktan sonra. Çünkü müzeyi gezseniz dahi detaylı bir şekilde eserlerin hikayesini bilmezseniz açıkçası çok bir anlam ifade etmiyor.

Moskof – Necip Fazıl Kısakürek

Necip Fazıl Kısakürek’in uzun zamandır okumayı düşündüğüm Moskof kitabı için sonunda bir fırsat buldum ve kitabı okudum. Kitap Rusların geçmişten bugüne uzanan yolculuğunu anlatıyor. Tabi kitabın esası bu yolculuğun Türklerle yapılan kısmı diyebiliriz. Bir tarih kitabı niteliği taşımıyor elbette, çünkü direkt kaynaklar verilerek anlatılmamış. Üstad Ruslarla ilgili edindiği bilgi ve tecrübeleri kendine has diliyle anlatmış ve kendi bakış açısından yorumlamış.

Kitapta belli başlı tarih kitaplarından alıntılar da mevcut. Yazar bu yorumları bazen sert bir dille eleştirmiş. Kitabın hemen baş kısmında çok dikkat çekici bir ifade var. Üstad Rusları şöyle tanımlıyor; “soyulmuş çürük patates suratlı, çiy ve bomboş gözlü”. Valla ne yalan söyleyeyim bu tanımı duyar duymaz aklıma Putin geldi.

Kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Çünkü okuyunca neden Rus’tan dost olmayacağını, adamların geçmişten günümüze emellerini rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Hatta direkt ilgisi olmasa da dış politikada işlerin nasıl yürüdüğünü, devletlerin dostlarından ziyade menfaatleri olduğunu bir kez daha kavrıyorsunuz.

A4 Tech PK-635M Windows 10 Driver

A4 Tech PK-635M modeli webcam Windows 10’a takılınca bilgisayar tarafından direkt görülmüyor. Peki ne yapmak gerekiyor?

Öncelikle bu bağlantıdan driver’ı indirin. Arşivi rar’dan çıkarın. Direkt yüklemek yerine uyumluluk modu ile yüklememiz gerekiyor. Setup’a sağ tıklayıp uyumluluk sorunu giderme’yi tıklayın. Programı sına diyin. Windows Vista (Service Pack 2) olarak bulacak. Programı sına diyince kurulum başlayacak kurulumu tamamlayın. Sorunsuz yüklenecektir.

Olsan da bir, olmasan da

artık görünmüyor mevsimde hüzün
bulutlar bir garip rüyaya dalmış
ufukta güneşi ağlatan yüzün
bir mültecî gibi tenhâda kalmış
toprak yandı gülüm; çeşmeler zehir
şimdi bilsen de bir, bilmesen de bir

kaç kere çağırdım seni öteden
turnalar uçurdum gittiğin yere
bin parça eyledin kalbimi neden
ruhum bir başına düştü göklere
bana tebessümle bakıyor kabir
şimdi gülsen de bir, gülmesen de bir

derdimin yangını sardı gölgeni
bir mahkûm kanıyla aktı izlerin
deniz ölesiye severken seni
neden gemileri yaktı gözlerin
yıkıldı yolunu bekleyen şehir
şimdi gelsen de bir, gelmesen de bir

yağmurun inceden yağdığı yerde
açan gül acıyı damıtır solar
ağustos böceği düşünce derde
içine kuşların sevdası dolar
ölü bir mahzene gömüldü kibir
artık sevsen de bir, sevmesen de bir

çatladı en kavî yerinden tohum
kıvılcım düşürdü sulara gonca
her akşam ölümü koklayan ruhum
seni de kuşanır hâkan olunca
bu yerde bilinir destân-ı kebir
şimdi kalsan da bir, kalmasan da bir

zaman ki, ardımda pervane şimdi
mekân defineler döktü yoluma
fırtınadan umut bekleyen kimdi
söyle, deniz neden gömüldü kuma
zindan çöktü gülüm; kırıldı zincir
benim olsan da bir, olmasan da bir

NURULLAH GENÇ

Bir Ömür Nasıl Yaşanır? – İlber Ortaylı

Söyleşi biçiminde yazılan kitapta Yenal Bilgici soruyor İlber Ortaylı Hoca cevaplıyor. Söyleşi kitapları son yıllarda oldukça moda oldu. Önceleri basit buluyordum bu tarzı ama diyaloglar ilgi çekiyor. Fikrim değişti diyebilirim. İnsanların hayata bakışı kendine özeldir. Bazı insanlarla benzer bir hayat görüşüne sahip olduğunuzu görürsünüz ancak onunla bile farklı düşündüğünüz noktalar elbet olacaktır. İlber Hoca’da şahsına münhasır bir kişi. Eğitimli, donanımlı… Yaşını göz önünde bulundurduğumuzda gençlik yıllarını yaşadığı dönemde aldığı eğitime bakarsanız şanslı da olduğunu görebilirsiniz. O yıllarda yurt dışında eğitim almak, birçok ülke gezebilmek vs. Tabi karşısına çıkan fırsatları kullanmak da insana kalıyor. Kendisi çok çalışarak fırsatları iyi değerlendirmiştir. Dedim ya herkesin hayat görüşü kendine olduğundan her fikrine katılmayabilirsiniz. Ancak kitaptan alınacak çok şey var. Akademinin içerisinde olması da fikirleri oldukça ilgimi çekti. Herkesin birşeyler alabileceği bir kitap olduğunu düşünerek tavsiye ediyorum.

Siyah Gözlerinde Beni de Götür

Daha dokunmadan kurudu irem
Çöllere bir türlü yağamıyorum
Yeni bir koşunun başlangıcında
Biraz deprem sonrası
Biraz şehir hülyası
Bir kalp yangınından geriye kalan
Siyah gözlerine beni de götür
Artık bu yerlere sığamıyorum

Pembe uçurtmalar yolladığından beri
Sarardı tiryaki menekşeleri
Sonbaharın tozlu kafeslerinde
Sevgi turnaları yakalıyorum
Turnalar gidiyor; ben kalıyorum
Avareyim, asudeyim, yorgunum
Bilmiyorum neden sana vurgunum
Erzurum garında, banklar üstünde
Uyku tutmuyor karanlıkları
Yitik düşlerimi kovalıyorum
Gölgeler gidiyor; ben kalıyorum

Bin bir türlü kokuyorsa yaylalar
Siyah gözlerine beni de götür
Baharın koynundan koparıp sana
İpek bir mendile sardığım yüreğimle
Şehzade gülleri gönderiyorum
Umutlar kalıyor; ben gidiyorum

Bütün yelkenlileri, deniz fenerlerini
Kaptanları sorgulayan
Yanından geçen küheylanların
Korku tufanına yakalandığı
Siyah gözlerine beni de götür
Güneş ülkesinden gelen yiğitler
Benzeri olmayan bir dünya kursun
Cellât, ayrılığın boynunu vursun

Usul usul intizarı çürüten
Bu hercai diken, bu çılgın arzu
Sürüklüyor imkânsız muştuların
Eşiğine gönül vadilerini
Bir ağaçtan düşen yapraklar gibi
Düşüyorum tanyerine
Ya topla yaralı kırlangıçları
Ya da bu vefasız şarkıyı bitir
Özgürlüğe giden tutsaklar gibi
Siyah gözlerine beni de götür

NURULLAH GENÇ

Rüveyda

Fezayı bağlayarak yorgun kanatlarına
Bir güvercin uçurup kıtalar arasından
Çağırdın beni
Geçerek birer birer sürgün kanyonlarını
Derbeder koşup geldim ışıldayan tahtına
Yarım koyup bir bardak kurşun rengi çayımı
Yıkarak yalnızlığa kurduğum sarayımı
Yetim çığlıklarımı duyurmak üzre sana
Koşup geldim; iliştir beni memnu bahtına

Adını söylemek istemiyorum
Her hecesi amansız bir kor dudaklarımda
Her harfine yıllardır şimşeklerle yarıştım
Zindanlara karıştım, ölümlerle tanıştım
Adını söylemek istemiyorum
Rüveyda dediğim zaman
Anla ki, senin için yürüyor kelimeler
Çığlığımın atardamarlarından

Hangi yıldızdır bilmem, gözlerin
Kayar da üzerime Rüveyda
Önce tuhaf bir deprem yayılır bedenime
Sonra açılır önümde ıstırap vadileri
Silik renkleriyle adımlarıma
Çözülmeye yüz tutan bir mazi mühürlenir

Hayalin bittiği menfeze doğru
Alaca bir at koşar içimde
Zamansız, mekânsız nefese doğru

Uslanmaz bir yürek taşıdığıma dair
Yaygın bir kanaat dolaşır aynalarda
Oysa Rüveyda
Baştanbaşa ben
Kevser akan, gül kokan bir kalbin filiziyim

Kitaplara sürdüğüm kapkara lekelerden
Bir anlatsam nasıl utandığımı
Bir doğrulsam eğildiğim yerlerden
Ağarır tanyeri nilüferlerin
Alaca bir at koşar içimde
Ezer toynaklarıyla anılarımı

Sular köpürmemeliydi Rüveyda
Kırılmamalıydı ıslak dalları hasret servilerinin
Ben zehire alışkınım, şerbete değil
Rüyalar nefret eder avare duruşumdan
Kâbuslar çeker ancak derdimi yeryüzünde
Sen gün boyu simsiyah bir ufukla beraber
Ben her gece bir Mehdî türküsüyle çilekeş
Yargılamak için zeval kayıtlarını
İnkılap bekliyorum

Hangi umut çiçeğidir bilmem, ellerin
Uzanır da gönlüme Rüveyda
Derinden bir ok saplanır bağrıma
Beynimi çağıran bir sese doğru
Alaca bir at koşar içimde
Zamansız, mekânsız nefese doğru

Varlığın cinayettir memleketimde işlenen
Akıtır kanını asil pehlivanların
Yokluğun sükûnettir kuşatır evrenimi
Varlığın ve yokluğun ölümüdür baharın

Şimdi yıldızlardan bakamıyorsun
Göklerinde bir Belkıs otururdu Rüveyda
Binlerce gökkuşağı olurdu kirpiklerin
Güneş bir anne gibi dururdu başucunda
Artık dokunamıyor kâkülün bulutlara
Karalara bürünmüş saçlarında dolunay
Ben bu kadar zulme lâyık mıyım Rüveyda

Hangi ressamı vurur bilmem, endamın
Sarar da benliğimi
Ben beni tanımam kaldırımlarda
Kafesleri yutan kafese doğru
Alaca bir at koşar içimde
Zamansız, mekânsız nefese doğru

Kırmızı bir kurdele bağlayarak alnına
Duydun mu orkideye duâ eden birini
Bu ısmarlama yüzler yok mu Rüveyda
Bu yapmacık bebekler
Gözyaşı akıtırken gülenler yok mu
Beni kahrediyor geceler boyu

Hangi çağın gelişidir bilmem, gülüşün
Soluk bir dünyanın mezarlarına
Gömerek gurbetimi
Kapadı karanlığa Yesrib, kapılarını
Meydan okuyuşun çağın ordularına
Bilmem hangi mevsimin başlangıcıdır
Doruklardan öte hevese doğru
Alaca bir at koşar içimde
Zamansız, mekânsız nefese doğru

Yasını tutuyorum kararttığım düşlerin
Yıpranmış divaneler gibiyim sokaklarda
Amansız bir yalnızlık üfleyen pencereler
Lif lif yoluyor kahır seyyahı bedenimi
Önümde, haksızlığın hesaba çekildiği
Siyahın simsiyahı tanımadığı mahşer
Arkamda, kare kare ömrümü belirleyen
Hatırladıkça yanıp tutuştuğum resimler

Söyle, nasıl aşarım pişmanlık dağlarını
Yeniden bir Nil olup taşar mıyım çöllere
Kim giydirir başıma tacını nihayetin
Kim takar bileğime hürriyet künyesini
Karada balık gibi nasıl yaşarım, söyle.

Rüveyda, seziyorum; tahammülün kalmadı
Ama dur, boşaltayım bütün çığlıklarımı
Asırlardır köhne barınaklarda
Küflenen, çürüyen çığlıklarımı

At vuruldu; içim paramparça Rüveyda
Gölgelerin ardına sakladım kusurumu
Sen orda kayıtsızca gülümsüyor gibisin
Ben burda damla damla eriyip akıyorum
Yine de, bırakamam yerlere gururumu
İstenmediğim yeri usulca terk ederim
Hâtıra kalsın diye bırakır da ruhumu
Mahzun bir derviş gibi boyun büker, giderim.

NURULLAH GENÇ