Yazar arşivleri: Nuh Azgınoğlu

BAĞLAŞIMCILIK KURAMI

Thorndike tarafından ortaya atılmış bir kuramdır. Öğrenmeyi bir problem çözme süreci olarak değerlendirmiştir [1].

  • Problemleri deneme yanılma yöntemi ile çözmeye çalışır.
  • Uyarıcı – Tepki arasındaki sinirsel bağdan yararlanır.
  • Haz ilkesi önemlidir. Bir organizma davranışın sonucunda haz alıyor ise davranış devam eder.
  • Ceza yoktur. Ödül ve haz ilkesi vardır.

Thorndike ilk yazılarında, öğrenmenin temelinin duyusal uyarıcılar (sense impressions) ile harekete geçiriciler arasında kurulan bir bağ olduğunu kabul etmektedir. Alışkanlıkların meydana gelmesini ya da yok olmasını bu duyusal uyarıcılar ile tepkiler arasındaki bağların güçlenmesine ya da zayıflamasına bağladığından Thorndike’ın kuramı “bağ” psikolojisi ya da “bağlaşımcılık – connectionism” olarak adlandırılmaktadır. Thorndike, gerçek anlamda ilk uyarıcı – tepki psikologudur, ilk modern öğrenme kuramını oluşturmuştur. Uyarıcı ve tepkinin sinirsel bir bağla bağlandığına inanmaktadır. Bağlaşım, uyarıcı ve tepki arasında sinirsel bağın kurulmasına işaret etmektedir yani öğrenme, duyusal uyarıcılar ile harekete geçiriciler arasında kurulan bağ (U – T) olarak açıklanır [3].

Thorndike’a göre öğrenmenin en temel formu deneme – yanılma öğrenmesidir (deneme – yanılma yoluyla öğrenme yolunu Thorndike geliştirmiştir). Thorndike bunu daha sonra seçme ve bağlama yoluyla öğrenme olarak adlandırmıştır. Öğrenici olan organizma kafesten kaçma, bir yiyeceğe ulaşma, para kazanma gibi çeşitli amaçlara ulaşmak zorunda olduğu problemli bir durumla karşılaştırılır. Bu durumda organizma amacına ulaşmak için pek çok davranış yapar. Ancak bunlardan bazıları amacına ulaşmasına yardım eder bazıları ise onu amacına götürmez. Öğrenici olan organizma daha sonra aynı uyarıcı koşullarla kendisini amaca ulaştıran tepkileri seçer, amacına götürmeyen, başarısız olan tepkileri eler. Haz ile sonuçlanan, başarıya götüren tepkiler kalıcı hale gelir. Diğer bir deyişle, uyarıcı ve tepki arasındaki sinirsel bağ, amaca ulaştıran, haz veren tepkilerle kurulur, amaca ulaştırmayan tepkiler elenir [3]. Thorndike üç tane temel öğrenme kanunu ortaya koymuştur.

Thorndike’ın Öğrenme Kuramının Temel Kanunları

Hazırbulunuşluk kanunu

Hazırbulunuşluk yasası organizmanın içinde bulunduğu durum ile çevresi arasında gerçekleşen etkileşimi açıklar. Organizmanın öğrenme sürecindeki hazırbulunuşluk düzeyi üç farklı şekilde ele alınır. Bunlar:

  1. Organizma bir etkinlik için belli bir davranışı göstermeye hazır iken bu davranışın yapılmasına izin verilir ve olanak sağlanırsa organizma mutlu olur.
  2. Organizma bir etkinlik için belli bir davranışı göstermeye hazır iken bu davranışın yapılmasına izin verilmezse bu durum organizmada kızgınlığa yol açar.
  3. Organizma bir etkinlik için belli bir davranışı göstermeye hazır değilken bu davranışın yapılması için zorlanırsa organizmada kızgınlığa yol açar.

Tekrar kanunu

Tekrar yasası, kullanılan davranış bağlarının güçlendiğini kullanılmayan davranış bağlarının zayıflayacağını ve unutulacağını ileri sürmektedir. Bir uyaran tepki bağının güçlenmesi aynı durumun tekrarı halinde aynı tepkinin meydana gelme olasılığının artması anlamına gelir. Thorndike 1930’dan önce tekrarın yani bir davranışı tekrar etmenin uyaran-tepki bağını güçlendirdiğini iddia etmiştir. 1930’dan önceki tekrar yasası iki bölümden oluşmaktadır. Buna göre herhangi bir davranış belli bir durumda ne kadar çok kullanılırsa, bu davranış ya da tepki o durumla birleşmesi o kadar güçlü olur (kullanma yasası). Örneğin kişi eti kemikten ayırırken ne kadar çok bıçak kullanırsa ilerleyen zamanlarda o kadar kolay ayırmaya ve bu işi yalnızca bıçakla başlar. Tam tersi de mümkündür bir tepkinin kullanılmaması o tepki ile ilişki çağrışımların zayıflamasına yol açar (kullanmama yasası). Yani ezberlenen bir deyiş ya da şiir hiç tekrar etmezse zamanla yok olmaktadır [6].

Etki kanunu

Bu yasa Thorndike’ın en önemli katkısıdır ve Skinner’in edimsel koşullanma kuramının temelini oluşturur. Etki yasası organizmanın U-T bağı ile ilgilidir. Organizma yaptığı davranış sonucu olumlu bir tepkiyle karşılaşırsa U-T bağı güçlenir ama olumsuz bir tepkiyle karşılaşırsa bu bağ zayıflar. Bu fikri 1930’a kadar savunmuş ama 1930’dan sonra fikrini değiştirmiştir. 1930’dan sonra “Organizma yaptığı davranış sonucu olumlu bir tepkiyle karşılaşırsa U-T bağı güçlenir.” düşüncesinde herhangi bir değişiklik yapmamıştır, olumsuz tepki yani cezanın U-T bağını zayıflatmayacağını söylemiştir. 1930’dan önceki düşüncesinin aksine cezanın davranış üzerinde zayıflatıcı etkisi olmadığını söylemiştir [5].

Thorndike’ın Öğrenme Kuramının İkincil Kanunları

Ait Olma

Thorndike ait olma ilkesini son yıllardaki insanlar üzerindeki çalışmaları sonucunda yukarıda açıklanan beş ilkeye ek olarak önermiştir. Gestalt psikolojisinin görüşleri doğrultusunda bir fikir taşımaktadır. Çünkü ilişkilere değinen bir ilkedir. Bu ilkede ifade edinmek istenen şudur: Eğer tepki duruma uygunsa (bağdaşıyorsa) uyarıcı ile arasında bağ kurması daha kolay olur; ayrıca sonuç etkisini, kuvvetlendirdiği U-T bağına uygun ise öğrenme artar. Örneğin “Ahmet kasaptır. Mehmet marangozdur” cümlelerinde “kasaptır Mehmet” bağı bitişikliğe rağmen zayıftır, çünkü bu iki öğe ayrı ayrı cümlelerle aittir. Sonuç etkisinin, yani ödül ve cezanın bağdaşıklığına gelince burada da kastedilen öğrenenin ihtiyaç ve isteğine uygunluğudur. Çok susamışken dudaklarımıza götürdüğümüz bir bardak suyun etkisi bağdaşık bir ödüldür [6].

Etkinin Yayılması

Thorndike’ın etki yasası, etkinin yayılması olarak adandırılan bir grup deneye öncülük etmiştir. Bu deneyler ödülün yalnız sonuçlandığı bağın üzerinde etkili olmadığını aynı zamanda, derece derece azalarak, bu bağın öncesindeki ve sonrasındaki tepkilerin tekrar olasılığını artırdığını göstermiştir, hatta bu tepkiler yanlış olsa bile. Örneğin bir öğrenci internetteki ödev sitesinden ödev indirip öğretmene veriyor. Öğretmen ödeve 80 puan not veriyor ödev yapma davranışı olduğu kadar internetten ödev indirme davranışına da 80 verilmiş olur. Öğrenci kompozisyon ödevini yapıp öğretmene veriyor. Öğretmen içerikten dolayı 90 puan not veriyor ancak kompozisyon ödevinin sayfa düzeni bozuk; bozuk sayfa düzenine de 90 verilmiş olur [6].

Ancak pekiştirilen davranışlar diğer davranışların uzaklığı arttıkça pekiştirmenin bu davranışlar üzerinde etkisi kalmamaktadır. Örneğin öğrencinin tarih dersinden parmak kaldırıp soruları cevaplayarak yüksek not alması o öğrencinin inkılap tarihi dersinde de derse katılmasına neden olabilir ancak bu etki matematik dersine yayılmaz çünkü oradaki davranışlar tamamen farklıdır. Thorndike etkinin yayılması olgusunu öğrenmenin otomatik, doğrudan doğasının bir kanıtı olarak görmektedir [6].

Çağrışımsal Zıtlık

Çağrışım her zaman ileriye doğrudur. Örneğin; alfabeyi düzden sırasıyla ezberlersek, daha sonra tersten ezberlemek de zorluk yaşarız. Sağdan akan trafikte araba kullandıktan sonra ters şeritte akan trafiğe daha zor alışma durumu.

Tepki Çeşitliliği

Bir problemle karşılaşan birey değişik tepkileri dener, yani birden fazla tepki, çok sayıda tepki yapar. Birey tepkilerini değiştiremiyorsa doğru tepkiyi bulup çözüm sağlayarak öğrenmesi mümkün olmaz. Dolayısıyla öğrenme sürecinde bireyin çok sayıda tepki üretebilir durumda olması gerekir. Eğer çok sayıda tepki üretemezse denme yanılma öğrenmesi gerçekleştiremez. Thorndike tepki çeşitliği ile insan araştırmaları sonucunda gözlemlediği hazırbulunuşluğu ifade etmek istemektedir. Örneğin bir öğrencinin müziğe ya da resme yeteneği yoksa bu derslerle ilgili iş yaparken çok sayıda tepki gerçekleştiremeyecek buda öğrenmesini olumsuz etkileyecektir [6].

Tepki Anolojisi

Bu ilkeye göre; yeni karşılaşılan bir durumda sergilenen tepki bir önceki duruma ne kadar çok benzetilirse tepkinin de aynı şekilde ortaya çıkma ihtimali o kadar artacaktır. Yani ortam benzerliği önemlidir. Ortam ne kadar benzerse tepki de aynı oranda benzer.

Öğrenci Özellikleri

Davranışın yasası dışsal bir uyarıcıya verilen tepkinin, çevredeki uyarıcılara bağlı olmasıyla sınırlı değildir. Verilecek tepki, organizmanın öznel koşullarıyla da yakından ilişkilidir. Bu ilişki, organizmanın kalıtımsal (değişmez) koşulları kadar tutumlarından (değişebilir, geçici) da etkilenmektedir. Bu noktada karşımıza bireysel farklılıklar çıkar. Tutumlar, bireyin hangi koşulda tatmin olacağını, hangi koşulda rahatsız olacağını belirler yani organizmanın verdiği tepkiler, tutumlarından etkilenir [3].

Çağrışımsal Geçiş

Organizmanın tepki verdiği bir uyarıcı ile yeni bir uyarıcının eşleştirilmesi ve daha önce tepki verdiği uyarıcının yavaş yavaş çekilmesi nedeniyle, yeni uyarıcıya da aynı tepkiyi vermeye başlama sürecidir. Örnek olarak köpeğin bir el işaretine iki ayak üstünde durması verilebilir. Köpek ilk başta kendisine et uzatıldığı için iki ayak üstüne kalkar. Kalkarken “kalk” sözcüğü duyarsa sonradan bu sözcük el işareti ile birleşirse, yeterince tekrardan sonra sadece el işaretine kalkacaktır. Thorndike bu ilkeye son zamanlardaki çalışmalarında çok büyük önem vermiş ve bağlantı kurarak geçişi, seçme ve bağlanma gibi öğrenmenin ana yolu olarak kabul etmiştir [7].

Dikkat Çekici Uyarıcılar

Organizma bir problemle karşılaştığında daha baskın, kendisini daha çok etkileyen uyarıcıları seçerek öncelikle onlara tepkide bulunma eğilimindedir. Davranışı yönlendiren, ortamdaki uyarıcıların tümü değil, dikkate çeken uyarıcılardır [3].

Hale (Halo) Etkisi

Bu etkinin ortaya çıkışı Thorndike’ın askeri görevliler arasında astları sıralayan deneyleri sırasındaki gözlemlerine dayanıyor. Memurlar astlarıyla iletişim kurmadan önce, Thorndike, üstlerinin onları karakter özelliklerine göre sıralandırmasını sağladı. Bunlar arasında liderlik yeteneği ve zekâ vardı. Sonuçlara dayanarak Thorndike, memurlar tarafından oluşturulan olumlu ve olumsuz özelliklerin, fiziksel izlenimlerle ilgisi olmayan özelliklere dayandığını belirtti. Örneğin, uzun boylu ve çekici bir ast, en zeki olarak algılandı. Ayrıca genel olarak diğerlerinden “daha iyi” olarak derecelendirildi. Böylece Thorndike, başka bir kişinin karakterine ilişkin genel izlenimlerimizi belirlemede fiziksel görünümün diğer her şeyden daha etkili olduğunu buldu [8].

Horn (Devil) Etkisi

Horn Etkisi ise Hale etkisinin tam tersi olarak kişinin olumsuz bir özelliğinden dolayı kendisi ile ilgili genel bir olumsuz düşünceye sahip olunmasıdır. Özetle olumlu ya da olumsuz önyargıya sebebiyet veren ilk izlenimlerdir. İnsanlarla iletişim içinde olduğunuz her an bu izlenimlerin etkisi altında kalmakla birlikte, en büyük yansımaları iş hayatında ortaya çıkmaktadır. Başlangıç noktası ise başvuruda bulunduğunuz firmanın işe alım sorumlusunun sizin CV’nizi incelediği andır. CV’nize eklediğiniz amatör bir resimden ilgisiz bir ön yazıya, iş tecrübelerinizin detaylarının yer almayışından yazınızdaki anlatım bozukluklarına, imla hatalarına ve verdiğiniz mail adresinize kadar tüm küçük ama olumsuz detaylar özgeçmişinize özen göstermediğinizi yansıtarak, değerlendiren kişinin gözünde kötü etkinin yani horn etkisinin temelini oluşturmaktadır [9].

Hawthorne Etkisi

Gözlemleniyor olmanın ya da bir araştırmaya katılmanın kişilerin davranışları üzerine etkisi. Genelde olumlu bir etkidir. Olay Western Electric Company’nin Hawthorne Works tesisinde işçi üretkenliği üzerinde yapılan araştırmalar sırasında (1924-1932) gözlenmiştir. Işıklandırma, parasal özendiriciler ve molanın verimlilik üzerine etkileri araştırılırken her türlü koşul altında üretkenliğin arttığı fark edilmiştir. Bu olumlu sonucun (Hawthorne etkisi) işçilerin gözlemlendiklerinin farkında olmalarından, araştırma katılımcısı olarak seçilmelerinden, kısaca, ilgi odağı olmalarından kaynaklandığı anlaşılmıştır [2].

KAYNAKLAR

  1. Bağlaşımcılık Kuramı (Thorndike)- https://kpssdersnotu.com/egitim-bilimleri/ ogrenme-psikolojisi/baglasimcilik-kurami-thorndike/
  2. Hawthorne effect – Hawthorne etkisi- https://www.psikolojisozlugu.com/hawthorne-effect-hawthorne-etkisi
  3. Bağlaşımcılık – Amaçlı Davranışçılık- https://remcdbcrb.org/baglasimcilik-amacli-davraniscilik/
  4. Thorndike/Bağlaşımcılık Kuramı- https://pdrbirimi.com/baglasimcilik-bag-kurami/
  5. Etki Yasası- https://tr.wikibooks.org/wiki/Etki_yasas%C4%B1
  6. Uçar, Mehmet. (2017). Bağlaşım Kuramı (Araçsal Koşullanma). 10.14527/9786053645733.11.
  7. Çağrışımsal Zıtlık- https://kpsskonular.com/egitim-bilimleri/ogrenme-psikolojisi/thorndike-yasalari/
  8. Halo etkisi ne demek?- https://dusge.com/halo-hale-etkisi-fenomeni-nedir-ornekler-ve-isleyis/
  9. Halo ve Horn etkisi nedir?- https://www.isbul.net/is-rehberi/tavsiyeler/halo-ve-horn-etkisi-nedir

DAVRANIŞÇI KURAMCILAR – KLASİK KOŞULLANMA

DAVRANIŞÇI KURAMCILAR

Davranışçı öğrenme kuramına göre öğrenme; uyarıcı ile davranış arasında bir bağ kurma işlemi olarak tanımlanır. Davranışsal çıktıların öğrenmede kıymetli olduğunu belirtir ve bu yönüyle, öğrenmeyi bilginin zihinde yeniden organize edilmesi olarak değerlendiren davranışçı öğrenme kuramı bilişsel öğrenme kuramından ayrılır. Bu kuramın öncüleri arasında Watson, Pavlov, Skinner gibi önemli bilim insanları bulunur.

DAVRANIŞÇI YAKLAŞIM KURAMLARININ ÖZELLİKLERİ

  • Davranışçı yaklaşım kuramlarında temel ilke pekiştirilen davranışlar öğrenilir. Bu edimsel kuramın da temel ilkelerinden biridir.
  • İçebakış yöntemi ve içgüdü gözlenemeyeceğinden reddedilir.
  • Psikolojinin ya da öğrenmenin konusu sadece gözlenebilen ve ölçülebilen davranışlardır.
  • İnsan ve diğer canlılar arasında herhangi bir ayırım söz konusu değildir. Çünkü öğrenmenin kimyası aynıdır.
  • Davranışçı yaklaşım kuramlarının temel felsefelerinden biri de J. Locke’un “boş levha” kavramıdır. Bu boş levha çevreden gelen uyarıcılarla doldurulur.
  • Bilgi nesneldir ve bireyden bağımsız halde çevrede var olmaktadır.
  • Öğrenmede pekiştirme, tekrar, yaparak yaşayarak öğrenme, etkin katılım söz konusudur.
  • Organizma pasiftir.
  • Davranışlar bütün değildir. Elementçi (parçacı) bir anlayışla çözümlenir.
  • Alışkanlık ve fobiler kazanılır.
  • Davranış bozukluklarının sebebi yanlış koşullanmalardır.
  • Refleksler üzerinde etkilidir.
  • Davranışçı yaklaşım kuramcıları olaylara bir realist gözüyle yaklaşmaktadır.
  • Hayvanlar incelenerek insan öğrenmesini açıklamaya çalışır.
  • Hemen hemen tüm davranışçı yaklaşım kuramcıları uyarıcı tepki bağının öğrenmede önemli bir faktör olduğuna inanır.
  • Davranışçılar, öğrenmede dışsal faktörlerin etkin olduğundan bahsetmektedir.

DAVRANIŞÇI YAKLAŞIMDA ÖĞRENME KURAMLARI

Davranışçı öğrenme kuramına göre; öğrenme veya diğer bir deyişle davranış edinimi, klasik ya da edimsel koşullanma ile gerçekleşebilir.

Klasik koşullanma, bir öğrenme mekanizmasıdır. Tarihsel olarak ilk ortaya konan öğrenme mekanizması klasik koşullamadır. Klasik koşullanma 1900’lerin başında köpeklerde sindirim ve salya salgılama konusunda deneyler yapan Rus fizyolog Ivan Pavlov tarafından neredeyse şans eseri keşfedilmiştir.

KLASİK KOŞULLANMA

Klasik koşullanma yoluyla öğrenmeye ilişkin bazı görüşler önceden de ortaya atılmış olmasına rağmen, bu konuda kapsamlı ve sistemli bir koşullanma modelini ilk kez ortaya koyan Rus bilim adamı Ivan Petrovich Pavlov olmuştur.

Köpeklerin farklı türdeki yiyeceklere farklı kıvamda salya salgıladığını öğrenen Pavlov, bu çalışmalar sırasında bir problem yaşar. Daha önceki deneysel oturumlarda yiyecek verilen köpeklerin, bu kez daha yiyecek gelmeden salya salgıladığını fark etmiştir.

Pavlov önce bunu deneysel bir hata kaynağı olarak görmüş ve hatta yiyeceğin geldiğini haber veren ipuçlarını ortadan kaldırarak yiyeceği köpeğin ağzına verme yollarını aramıştır.

Ancak daha sonra yiyeceği daha gördüğünde ya da yiyeceği getiren kişinin ayak seslerini duyduğunda salya salgılayan köpeğin bu davranışı bir refleks olarak görebileceğini ve bunu nesnel bir biçimde araştırabileceğini düşünmüş ve sistematik olarak klasik koşullama deneylerine başlamıştır.

Şekil-1’de gördüğünüz gibi bir düzenek, Pavlov’un hem ilk önceleri sindirimi çalıştığı hem daha sonraları klasik koşullamayı araştırdığı deneylerinde, köpeğin salgıladığı salyayı gözlemesine ve salya miktarını ölçmesine olanak veren bir düzenektir.

PAVLOW’UN DENEYİ

Doğal uyarıcı, organizmaların doğal olarak ve refleksel bir biçimde tepki verdikleri öğretilmemiş ve kalıtımsal olan uyarıcı demektir. Doğal tepki ise organizmanın bir uyarıcıya karşı gösterdiği doğal bir tepkidir. Tüm köpekler kendileri için doğal bir uyarıcı olan ete karşı doğal bir tepki vermektedirler. Köpeklerin doğal tepkisi ise salyalarıdır. Klasik koşullanmada ilk olarak köpeğe doğal uyarıcı olarak et verilir. Bu doğal uyarıcı karşısında köpek doğal tepkisini yani salyasını vermektedir. Pavlov ikinci adımda ise köpeğe doğal uyarıcı olan et verirken bunun yanında da yapay uyarıcı olan zili çalmaya başlamıştır. Bu durum bir süre devam edince, köpek zil çalınca kendisini et verileceğini öğrenmiş, yani bu duruma koşullanmıştır. Pavlov bir süre sonra köpeğine et vermeyip sadece zil çalmıştır ve köpeği tekrar salya tepkisi vermiştir. Böylece köpeklerin koşullanma yolu ile yapay uyarıcılara da tepki verdiğini saptamıştır.

Pavlov’un deneyinin üç aşaması vardır, şimdi bu aşamaları bir şema ile gösterelim.

Deney Öncesi

• ZİL →Tepki Yok…….Nötr uyarıcı

• ET → Tepki Var (Salya)……Doğal-Şartsız Tepki

Deney Aşaması

• ZİL + ET Salya Tepkisi

• ZİL + ET Salya Tepkisi

• ZİL + ET Salya Tepkisi

Deney Sonrası

• ZİL (Şartlı Uyarıcı) → Tepki Var (Salya)(Şartlı Tepki)

Deneyi özetlemek gerekir ise başlangıçta nötr olan uyarıcı koşullanma yolu ile şartlı uyarıcıya dönüştürme sürecine klasik koşullanma denebilir.

Pavlov’un deneyinden de anlaşıldığı gibi klasik koşullanmanın oluşması için aşağıdaki koşulların yerine gelmesi gerekmektedir.

  • Şartsız uyarıcı, doğal bir uyarıcı olmalıdır.
  • Şartsız uyarıcı ile şartsız tepki arasında bir bağ olmalıdır.
  • Şartsız uyarı ile nötr-yapay uyarıcı bitişik verilerek eşleştirilmelidir.
  • Uyarıcı-tepki bağı oluşmalı

Anlaşıldığı üzere insanlar da bazı davranışları klasik koşullanma yolu ile öğrenirler.

ÖRNEK:

Doktora gittiğinde beyaz önlüklü doktor tarafından iğne vurulan küçük Ömer’in okula başladığında beyaz önlük giyen öğretmeni gördüğünde de korkması, klasik koşullanmadır.

İlk defa otobüse bindiğinde midesi bulanan ve kusan Murtaza’nın daha sonra otobüsü uzaktan görünce midesinin kasılması, klasik koşullanmadır.

Annesi tarafından banyo yaptırılırken birkaç kez gözüne sabun kaçan bir bebek, annesinin elinde ne zaman banyo havlusunu görse ağlamaya başlamaktadır. Banyo havlusu, koşullanma yoluyla öğrenme sürecinde başlangıçta nötr uyarıcı iken, hiç tepki vermez iken ağlama tepkisini vermeyi öğrenmiştir. Bu durumda banyo havlusu koşullu uyarıcı olmuştur.

Klasik Koşullanma ve Bileşenleri

Klasik koşullanma olayını dört ana bileşende toplayabiliriz. Bu bileşenler koşulsuz ve koşullu uyaranlar ve koşulsuz ve koşullu tepkilerdir.

  • Koşulsuz uyarıcı: Bu denek için zaten yeterince belirli ve anlamlı olan bir uyarıdır. Bu uyarı türüyle uyarının kendisinin bir tepki vermeye yeterlidir. Pavlov’un deneyinde koşulsuz uyarıcı yiyecek idi.
  • Koşulsuz tepki: Bu deneğin koşulsuz uyarıcıya karşı verdiği yanıttır. Önceden bahsedilen deney şartlarında koşulsuz tepki köpeğin yiyeceği gördüğü zaman çıkardığı salyadır.
  • Koşullu uyarıcı: Bu denek üzerinde kendi başına belirli bir reaksiyon oluşturmayan ilk nötr uyarıdır. Ancak koşulsuz uyarıyla çağrışım yapıldığında yeni bir reaksiyon oluşturmak için yeterlidir. Pavlov’un deneyinde bu uyarıcı ise zil sesidir.
  •   Koşullu tepki: Bu ise koşullu uyarı sunulduğunda verilen      yanıttır. Pavlov deneyinde de zil sesini duyan köpeklerin çıkardığı salyadır.

İnsanın Öğrenmesi

Klasik koşullanma bu bileşenlerin etkileşimini kapsar. Koşulsuz uyarıcıyla birlikte nötr bir uyarı sunmak birçok durumda nötr uyarıyı koşullu uyarıya dönüştürür. Bu nedenden dolayı, koşullu uyarıcı koşulsuz tepkiye benzer bir koşullu tepki verir. Bu şekilde iki farklı uyarı arasında kurulan bağlantıya cevaben yeni bir öğrenme süreci ortaya çıkmıştır.

Klasik koşullanmayla ortaya çıkan bütün araştırmalar insanın öğrenme sürecine birçok yeni fikirler katmıştır. Bu deneyler sayesinde fobileri önceden tahmin edebilir ve yeni bir uyarıyla duygular arasında bağlantı kurabiliriz.

NÖTR UYARICI-ZİL

Normalde hiçbir tepki veya refleks eylemi açığa çıkarmayacak uyarıcıdır. Örnek: Zil sesi, bir renk, kürklü bir nesne

KOŞULSUZ UYARICI- YEMEK

Koşulsuz uyarıcı her zaman bir refleks eylemi açığa çıkartır. Örnek: Yemek

KOŞULSUZ (DOĞAL) TEPKİ- SALYA

Koşulsuz bir uyarıcıya verilen tepkidir. Doğal olarak ortaya çıkar.

Örnek: Yemek kokusu karşısında salya salgılamak, Yüzünüze hava üflendiğinde göz kıpmak, Bebeğin ürkme tepkisi

KOŞULLU UYARICI- ZİL

Normalde nötr uyarıcı olan uyarıcının koşulsuz uyarıcı ile birlikte verilmesi sonucu koşulsuz uyarıcının etkisini paylaşması sonrası koşullu hale gelen uyarıcıdır. Koşullu tepkinin ortaya çıkmasına neden olur.

KOŞULLU TEPKİ

Orijinal olarak koşullanmamış olan tepki, nötr uyarıcı tarafından açığa çıkartıldıktan sonra koşullu hale gelir.

KOŞULLAMA İLKELERİ

  • Bitişiklik
  • Habercilik
  • Pekiştirme
  • Sönme
  • Kendiliğinden Geri Gelme
  • Genelleme
  • Ayırt etme

Bitişiklik:

  • Koşullu ve koşulsuz uyarıcıların verilme zamanlarının birbirine yakın olması önemlidir.
  •  Koşullu uyarıcı, koşulsuz uyarıcıdan yarım saniyelik bir süre önce verildiğinde en etkili koşullama oluşur.
  • Koşullu ve koşulsuz uyarıcıların art arda verilmesi durumuna “bitişiklik” adı verilmektedir.

Habercilik:

  • Klasik koşullamanın meydana gelebilmesi için koşullu uyarıcının, kendisinden sonra koşulsuz uyarıcının geleceğine ilişkin haber verici olmalıdır.
  • Yani önce ses (Koşullu uyarıcı) sonra et (Koşulsuz uyarıcı) verildiğinde koşullama meydana gelmektedir.
  •  Ses etin geleceğinin habercisi olmakta böylece köpeği sese koşullamak kolaylaşmaktadır.
  • Tersi olduğunda ya hiç koşullama olmaz ya da çok zor gerçekleşir.

      Koşullu uyarıcının ve koşulsuz uyarıcının veriliş sırasına göre:

  •  İleriye Koşullama
  •  Olumlu Habercilik
  •  Geriye Koşullama
  •  Olumsuz Habercilik oluşmaktadır.

Pekiştirme:

  •  Koşulsuz uyarıcının meydana getirdiği etkidir.
  •  Koşulsuz tepkiyi (salya) meydana getiren koşulsuz uyarıcıya (et)=birincil pekiştireç
  •  Koşullu tepkiyi meydana getiren koşullu uyarıcıya (ses)= ikincil pekiştireç
  •  Klasik koşullamada pekiştireç tepkiye bağlı olarak verilmez.

Sönme:

  •  Koşullu uyarıcı (ses) tek başına koşullu tepkiyi (salya) meydana getirdikten sonra uzun süre koşulsuz uyarıcı (et) olmadan, koşullu uyarıcı (ses) tek başına verildiği zaman bir süre sonra koşullu tepkinin (salya) azaldığı ve yok olduğu görülür.
  • Koşullu uyarıcının artık tek başına koşullu tepkiyi oluşturamamasına SÖNME denir.

Kendiliğinden Geri Gelme:

Koşullanma öğrenmesinde sönme oluştuktan sonra organizmanın beklenmedik bir anda koşullu uyarıcıya kendiliğinden yeniden tepki vermesi durumuna denir. Sönme, tepkinin tamamen yok olması anlamına gelmez çünkü mutlak unutma yoktur. Bu sadece uyarıcı tepki bağının kopması durumudur. Dolayısı ile de tepkinin geri gelmesi mümkündür, ancak kısa sürebilir.

  • Örneğin Pavlov deneyini tamamladıktan sonra et verilmemesinden dolayı zil sesine tepki vermeyen köpeğin bir ara okulun önünden geçerken duyduğu zil sesine salya tepkisi vermesi.

Genelleme:

  •  Ses ve et yeterince birlikte verilerek ete karşı yapılan tepki (salya) tek başına ses verildiğinde de orijinal sese benzer farklı tonda seslere de aynı tepki gösterilmektedir.
  •  Verilen sesler orijinal sese ne kadar benzerse o derece tepki verilir ya da tepki azalır.

Ayırt Etme:  

  • Genellemenin tersi ayırt etmedir.
  •  Ayırt etmede, genellemenin tersine organizmanın koşullama sürecinde kullanılan koşullu uyarıcıyı diğerlerinden ayırt ederek tepkide bulunma eğilimidir.
  •  Koşullu tepkinin, tek bir koşullu uyarıcıya karşı meydana gelmesidir.

KAYNAKLAR

  • Klasik Koşullanma (https://tr.wikipedia.org/wiki/Klasik_ko%C5%9Fullanma)
  • Klasik Koşullanmada Sönme ve Kendiliğinden Geri Gelme (https://www.felsefe.gen.tr/klasik-kosullanmada-sonme-ve-kendiliginden-geri-gelme)
  • Klasik Koşullanma İlkeleri – http://www.kpsskonu.com/egitim-bilimleri/ogrenme-psikolojisi/klasik-kosullanma-ilkeleri/
  • ÖĞRENME PSİKOLOJİSİ II – https://itunesu-assets.itunes.apple.com/itunes-assets/CobaltPublic6/v4/8d/e0/88/8de088d4-ca11-2596-a40b-5579c88fccf5/332-6812712114552765894-_nite_12.pdf
  • Klasik koşullanma ilkeleri (sönme-kendiliğinden geri gelme) – https://quizlet.com/tr/342496851/klasik-kosullanma-ilkeleri-sonme-kendiliginden-geri-gelme-flash-cards/
  • ÖĞRENME – https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/41076/mod_resource/content/1/%C3%96%C4%9ERENME.ppt
  • KLASİK KOŞULLANMA TEORİSİ – https://aklinizikesfedin.com/ivan-pavlov-ve-klasik-kosullanma-teorisi/
  • DAVRANIŞÇI YAKLAŞIMDA ÖĞRENME KURAMLARI-https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/537/mod_resource/content/2/11._hafta-Davranisci_Yaklasimda_Ogrenme_Kuramlari.pdf

Lisansınız orijinal olmayabilir, yazılım sahtekarlığı kurbanı olabilirsiniz uyarısı ve çözümü

Geçtiğimiz günlerde Office araçlarımda, lisansımda bir problem olmamasına karşın Lisansınız orijinal olmayabilir, yazılım sahtekarlığı kurbanı olabilirsiniz uyarısını almaya başladım. Öncelikle bunun sadece bir uyarı olduğunu ve hata olmadığı belirtmek isterim. İnternette araştırmalar neticesinde aşağıdaki şekilde çözüm buldum.

  1. Öncelikle Komut İstemi’ni yönetici olarak açıyoruz ve sırasıyla ikinci ve üçüncü adımdaki komutları çalıştırıyoruz.
  2. c:\windows\syswow64\reg add “HKEY_LOCAL_MACHINE\software\policies\Microsoft\office\16.0\common\officeupdate” /v EnableAutomaticUpdates /t REG_DWORD /d 0 /f
  3. “C:\Program Files\Common Files\microsoft shared\ClickToRun\OfficeC2RClient.exe” /update user updatetoversion=16.0.13530.20440

İkinci adımdaki komut Office’in otomatik güncellemesine pasif hale getiriyor. Üçüncü adımdaki komut ise bu durumun kontrol edilmediği son versiyona döndürüyor. Tabi bu durum sizin tercihinize kalmış. Bu adımların tamamlanması halinde office programlarını yeniden başlattığınız taktirde uyarının gelmediğini göreceksiniz.

Kaynak: https://community.msguides.com/d/404-there-s-a-problem-with-your-office-license-new-error-and-won-t-go-away/6

Yapay Sinir Ağları Matlab Kodları ve Toolbox Çözümleri

Kitap yapay sinir ağlarının tarihçesi ile başlıyor. Ardından bugün geldiğimiz durum, yapay sinir ağlarının (YSA) elemanları hakkında genel bilgiler, öğrenme işleminin nasıl gerçekleştiği ve mimariler hakkında bilgi verilmektedir. Kitap bir adet matlab uygulamasının kodları ve ardından aynı uygulamanın toolbox (Neural Network Fitting Tool) yardımıyla yapılmış versiyonu ile son bulmaktadır. Ayrıca kitap temel bilgileri içerdiği bilgisiyle son bulmakta olup, konu hususunda daha fazla özelleşebilmek için zaman harcanması gerektiği vurgulanmaktadır. Yazarı Dr. Fatma Sönmez Çakır olan ve yaklaşık 100 sayfadan oluşan bu YSA konulu bu kitabın genel bilgileri içerdiği ve kısmen akademik dile yakın yazıldığını söyleyebilirim.

TALAS AMERİKAN Kız / Erkek Koleji ve Hastanesi

Kayseri’yi bilip de Talas’ı, daha doğrusu Talas ilçesini bilmeyen yoktur. Fakat eski nesil çok iyi bilse de yeni neslin bilmediği, belki de hiç duymadığı bir konudur Talas Amerikan Koleji ve Hastanesi. Eskiler için Talas ve kolej adeta özdeşleşmiş gibi olsa da yeni nesil için bir meçhuldür. Bu yazımda daha çok yeni nesle kolej ve hastaneyi anla – tırken aslında ne için ve kimler tarafından kurulduğunu ve o dönemin hassasiyetlerini de bir bakıma göstermiş olacağım. Eskilerimiz için de malumun tekrarı gibi olsa da, bilgileri şöyle bir tazelemek faydalı ve hoş olacaktır.

Okulu ve hastaneyi anlatmadan önce aslında konunun özü de olan “misyonerlik” hakkında biraz bilgi vermeliyim. Misyon kelimesi Latince “Mittere”den gelmekte olup anlamı “göndermek”tir. Fransızca’ya “misyon” olarak geçmiş, “bir kimseye verilen özel görev” anlamını kazanmıştır. Misyon kelimesinden gelen Misyonerlik “bir dinî teşkilat kurarak, din propagandası yaparak insanları o dinin etrafında toplamak” anlamındadır. Yani genel anlamda “başka dinde olanları kendi dinine kazandırma faaliyetleri”, özelde ise “Hıristiyan olmayan ülkelerde Hıristiyanlığı ya da belli bir mezhebini yaymak” anlamını taşır. Bu yayma yolunda görev alan rahip, papaz, eğitim ve sağlık görevlilerine de “misyoner” denilmektedir. Konu Hıristiyanlığı yaymak olunca bu manada ilk misyonerler ise Hz. İsa’nın on iki havarisidir. Ancak onlarınki Filistin’le sınırlı kalmıştır. Aslen bir Yahudi olan Pavlos sayesinde Yunanistan ve Makedonya’da Hıristiyanlık yayılmış, M.S. 375 yılında Roma İmparatorluğu’nun resmî dini olmuştur. Bundan sonraki yoğun misyonerlik faaliyetleri neticesinde Doğu ve Kuzey Avrupa’da yaşayan Slavlar Hıristiyanlaşmışlardır.

TÜRKLER ÜZERİNDE MİSYONERLİK FAALİYETLERİ

Türkler, Ortaçağ’da yoğun olarak Hıristiyan misyonerlerle karşılaşmışlardır. Günümüzde Kırgızistan sınırları içinde bulunan Talas, Türklerin de yardımı ile fethedildiğinde (893) oradaki kilise camiye çevrildiğine göre misyonerlik faaliyetleri ata topraklarında çok daha önce başlamıştır. Asıl Hıristiyanlaşma Attila’nın Doğu Avrupa’yı fethetmesinden hemen sonra başlamış (375-1250), Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa’ya gelen Türkler; Hunlar, Avarlar, Macarlar, Bulgarlar, Peçenekler, Kumanlar (Kıpçaklar), kısmen Hazarlar (Hazarlar’ın yönetici tabakası Yahudi idi) ve Sabarlar etkilenmişler, Hıristiyanlığa geçen Türkler millî kimliklerini kaybederek Slavlaşmışlardır.

Daha Göktürkler zamanında başka dinlerle temas başlamıştı. Bilge Kağan, Çin’in gelişmişliğini dinlerine, yani Budizm’e bağladığından, Budizm’e ilgi duymuş, dahası Çin’den rahipler bile getirtmiş idi. Ancak Vezîri Tonyukuk, buna şiddetle karşı çıkmış ve yerleşik düzene geçmenin avcılığı ve buna bağlı olarak savaşçılık kabiliyetlerini zaafa uğratacağını, dahası Budizm’deki hayvan eti yasağının halkı düşkün hale getireceğini, Budistler’in miskin hayatının Türklerin yapısına asla uymayacağını bildirmiş, ileride haklılığı da ortaya çıkmıştır.

Türklerin İslamiyet’e geçişleri ise daha kolay olmuştur. Müslüman tüccarlar sayesinde İslamiyet’i tanımışlardır. Türkler’in İslamiyet’i kabul etmelerinde en büyük iki sebep vardır; ilki kendi inançları olan Göktengri inancı gibi İslamiyet’te de tek Tanrı olması, diğeri ise İslamiyet’teki “cihad”ın Türklerdeki “cihan hâkimiyeti” ile örtüşmesidir. Türklerin İslamiyet’i kabulü ile de İslamiyet çok daha geniş coğrafyalara ulaşmıştır.

OSMANLILAR DÖNEMİNDE MİSYONERLİK FAALİYETLERİ

Osmanlı Devleti topraklarına gelen ilk misyonerler, Katolik Cizvitler (1583) ile bu mezhebin reform hareketleri sonucu ortaya çıkan diğer tarikatları olan Kapucin ve Lazarist misyonerlerdir. Aslında bunların amacı “Düşman Kardeşler” olarak bilinen Katolik ve Ortodoksları birleştirmek ve bu uğurda da Osmanlı toprakları içinde bulunan başta Rumlar ve Ermeniler olmak üzere diğer azınlıkları Katolikleştirmekti. Osmanlı Devleti’nin yabancılara verdiği imtiyazlar sayesinde özellikle de Fransız misyonerler arzu ettikleri ortama kavuşmuşlardı. 1637 yılında, Kapuçin misyonerlerce İstanbul’da elçililikler ve tüccarlar için görev yapacak “Dil Oğlanları” olarak anılan tercümanları yetiştirmek gayesi ile “St. Louis Kapucin Papazlar Koleji” kurulmuştu. Her ne kadar bu faaliyetler yapılsa da misyonerlik faaliyetleri asıl 19. yüzyılda en parlak dönemini yaşamıştır. Özelikle de Protestan “Amerikan Board Teşkilatı” bu faaliyetlere öncülük etmiş Anadolu’da yoğun faaliyetler içine girmişlerdir. Onların da ilk hedefleri, Katolik ve Ortodoks azınlıklar ile Müslümanlardı. 1786 yılında İstanbul’a, 1797’de İzmir’e ve 1800’de İskenderun’a gemilerle gelenler bunların ilk temsilcileri idi. 1811’de İzmir’de açılan “Amerikan Ticaret Odası” ile başlayan ve 1830’da Amerikalıların biraz da baskısıyla imzalanan “kapütüler haklar”(imtiyazlar) sayesinde faaliyetler daha da yoğunlaşmıştır.

Öncekilere göre daha planlı ve sistematik olan bu faaliyetler neticesinde Osmanlı Türkiye’sini üç ana misyona ayırmışlardı. Buna göre, Trabzon-Mersin arasına çekilen çizgi ile “Doğu ve Batı Misyonu” oluşmuş, Mersin-Halep arası bölge ise “Merkez Misyonu” olmuştu. Batı-Misyonu kendi içinde istasyonlara ayrılmış; 1831’de İstanbul, 1834’te İzmir, 1835’te Trabzon, 1858’de Sivas-Merzifon ve 1854’te Kayseri istasyonları kurulmuştu.

Osmanlı Devleti içinde cereyan eden 1826 Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması, 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ve 1876 I. Meşrutiyet gibi önemli olaylardan sürekli faydalanmışlardır. Öyle ki Amerikalı Dr. Earle “Misyonerler dünyanın hiçbir yerinde, Türkiye’deki kadar emperyalizme hizmet etmemişlerdir” demiştir. Daha 1893 yılına gelindiğinde Anadolu’da 1317 misyoner, 4085 öğrenciye hizmet veren 5 kolej, 80 ortaokul, 530 ilkokul faaliyet göstermekteydi. Daha birkaç yıl sonrasında, yani 1897’de öğrenci sayısının toplamda 27.400’e ulaşması faaliyetin hızını gözler önüne sermektedir.

Başlarda Anadolu’daki bu faaliyetler çok da kolay olmamıştır. Halkın Frenk giysilerine aşina olduğu batı bölgelerinden doğuya doğru gidilince, farklı ve yabancı olmanın zorluklarını hissetmişlerdir. Anadolu’nun içlerinde kıyafetlerini değiştirmişler, başlarına sarık sarmışlar, sakal bırakmışlardır. Bir misyoner bulunduğu ortama artık alıştığını ifade etmek için “artık kahvaltıda zeytin yiyebiliyorum” demiştir. Tıp ile büyünün, bilgi ile hurafenin birbirine karıştığı 19. yüzyılda bu faaliyetler sırasında garip olaylar da olmuyor değildi. 1827 yılında Gridley adında bir misyoner, New York Yale Üniversitesi’nde öğrencilik yıllarında dağcılık yapmasından dolayı, köylülerin tüm uyarılarına rağmen Erciyes’in zirvesi için yola koyulmuş, ancak tipiye yakalanmış, akabinde köylüler tarafından yaralı halde bulunmuş, Endürlük’te ölmüş, oraya defnolunmuştur. Yine kimya deneylerinin yapıldığı okulda, halkı Protestan mezhebine sokmak için aslında büyü yapıldığı söylentileri çıkmıştır. Kimya öğretmeni Mr. Sahakyan da aslında bir büyücü (?) idi. Kâğıtları yuvarlak yuvarlak kesiyor, altın oluyordu.(!) Bunları Protestan olanlara veriyor, onlar da bu altınları ceplerinde taşıyor, yaşamları boyunca harcıyor harcıyor bitiremiyorlardı.(!)

Misyonerler arasında fotoğrafçı olanlar da vardı. 1840’larda çıkan söylentiye göre de, misyonerler evlerine gelenlerin fotoğraflarını çekiyorlar, bir suretini kendilerine verirlerken diğerini de evlerinin duvarına asıyorlardı. Eski mezhebe dönen olursa onun resmine ateş ediyor, o kişi de nerede olursa olsun ölüyordu.(!)

Misyonerlik faaliyetleri sadece okullar ile sınırlı değildi, basın yayının yanı sıra sağlık hizmetleri ile de yürütülüyordu. Bunların en önemlileri ise, Kayseri, Antep ve Merzifon hastaneleri idi. Sağlık alanındaki görüşlerini ise şu şekilde açıklamaktaydılar: “İnsanın olduğu yerde acılar vardır. Acıların olduğu yerde ise doktorluğa ihtiyaç vardır. Doktorluğa ihtiyacın olduğu yerde de misyonerlik için uygun fırsat vardır!”

KAYSERİ’DE MİSYONERLİK FAALİYETLERİ

Amerikan Board Teşkilatı – ABCFM (The American Board of Commissioners for Foreign Missions), Kayseri İstasyonu’nda Batı-Misyonuna bağlı olarak faaliyetlerde bulunmuş, önce merkez Kayseri iken daha sonra uç istasyon olarak kurulan Talas istasyonunun daha önemli hale gelmesi ile Talas “merkez istasyon” olmuştur. Orada açılan kız ve erkek kolejleri ile hastaneden dolayı Talas, Amerikan Board Teşkilatı içinde en önemli yer haline gelmiştir. Bu çalışmaların temelini “Pazar Okulları” ve “ilkokullar” oluşturmuştur. Bu amaçla ilk Pazar Okulu, 1861 yılında Kayseri’de daha sonra 1870’te Talas’ta açılmıştır. Ardından kız okulu, erkek okulu ve önce küçük bir dispanser, devamında da hastane faaliyete geçirilmiştir.

TALAS AMERİKAN KIZ OKULU

İlk zamanlarda bölge halkının fakirliği, kızların erken evlenmesi, eski kiliselerin muhalif duruşu gibi sorunlar yüzünden tüm giderler kurum tarafından karşılanmasına rağmen çok az kız öğrenci kaydolmuştur. Hatta yatılı olan 2 öğrenciyi dönmezler diye, tatilde köylerine göndermemişlerdir. Okulu cazip kılmak amacıyla öğrencilere saç tarama, yüz yıkama ve basit el beceri ve alışkanlıkları kazandırılmaya çalışılmıştır. Başlangıçta 2 öğrenci ile başlayan okula rağbet giderek artmıştır. 1871 yılında, Sarah A. Closson ve Ardele Griswold’ün öncülüğünde Talas Amerikan Kız Okulu kurulmuştur. Talas’ta açılan ilk Amerikan Okulu olma özelliğini de taşıyan okul daha çok bölgede bulunan Rum ve Ermeni ailelerin çocuklarına hitap etmekteydi. Okul ilk faaliyetine Aşağı Talas Bölgesi’nde geçmiş, ancak bu yerin fiziki yetersizliği yüzünden 1874 yılında başka mahallede başka bir binaya geçmiştir. Burasının rağbet görmesi ile de daha büyük bir binaya ihtiyaç duyulmuştur. Okul, Amerika’daki Ermeni cemaatlerinin yardımı ile 1889 yılında Yukarı Talas’ta “Paşa Konağı” ya da “Arslanlı Konak” olarak bilinen iki katlı bina satın alınarak oraya taşınmıştır. 23 Eylül 1889 yılında eğitim vermeye başlasa da okul, II. Abdülhamid’in 30 Aralık 1891 tarihinde “tüm gayrimüslim ve yabancı okullarının ruhsat alması” emrine rağmen yaklaşık 10 yıl ruhsatsız eğitim vermiştir. Ancak 22 Aralık 1901 tarihinde ruhsat almıştır.

Okul zaman içinde ilk, orta ve lise seviyesinde eğitim verir duruma gelmiştir. Ermenice ve Rumca gramer, İncil eğitimi, Osmanlıca Ahit, Osmanlıca yazma ve gramer dersleri Türkçe olarak verilmiştir. Ayrıca sonraki dönemlerde İngilizce, botanik, cebir, psikoloji ve pedagoji dersleri düzenli olarak verilmiştir. Eğitim süreci içerisinde kızlara iyi bir ev hanımı, iyi bir ev idaresi, iyi bir anne eğitimleri de verilmekteydi. Başlangıçta okuldaki Ermeni kız öğrencilerin, Rum kız öğrencilere oranı 1/6 iken zaman içerisinde eşitlenmiştir. İlkokuldan sonra 7 yıllık lise eğitimi verilen kolejden mezun olan kızlar diğer şehirlerdeki misyoner okullarında ve hastanelerde görev almaya başlamışlardır.

1871-1915 yılları arasında yatılı ve gündüzlü olarak eğitim veren Kız Okulu, 1914 yılında I. Dünya Savaşı nedeniyle Amerika’nın savaşa girmesi ve yardımlarının azalıp aksaması, yine savaş nedeniyle Osmanlı Devleti’nin cami, okul gibi yerleri hastane olarak kullanmaya başlaması ile 1916 yılında savaş döneminde hastane, sonrasında ise yetimhane olarak kullanılmak suretiyle kapanmıştır. 1967 yılına kadar, Talas Amerikan Hastanesi ve Talas Amerikan Erkek Koleji’nin ek binaları olarak kullanılmıştır.

TALAS AMERİKAN ERKEK KOLEJİ

Talas Amerikan Erkek Okulu, 1889 yılında Bay Henry K. Wingate tarafından Aşağı Talas’ta açılmıştır. Aslında bu okul ilk kez 1882 yılında Bay James Fowle tarafından ilkokul olarak açılmış, daha sonra Wingate’e devredilmiştir. Devredildiği yıl olan 1889, okulun kuruluş tarihi olarak kabul edilmiştir. Başlangıçta ruhsatsız olan okul 22 Aralık 1901 tarihinde resmi iznini almıştır. Önceleri 4 yıl ilkokul, 7 yıl ortaokul şeklinde eğitim vermekteyken daha sonra 4 yıl ortaokul, 5 yıl lise şeklinde eğitim vermeye başlamıştır. 1906 yılında Yukarı Talas’ta “Eski Bina” olarak bilinen yer satın alınarak 2 Ekim 1907’de faaliyete geçirilmiştir. Yine bu yıl, Amerikan Devletinin baskısı ve aksi takdirde diplomatik ilişkilerin kesileceği tehdidi ile 400 kurumdan 10 tanesinin “tescil” işlemleri yapılmıştı. Talas Amerikan Erkek Koleji bu 10 okuldan biriydi.

Okulda İngilizce, Ermenice, Rumca, Fransızca dil dersleri yanında fizik, kimya, cebir, geometri, coğrafya, botanik, müzik, resim ve İncil dersleri verilmekteydi. Son sınıflara seçmeli olarak, trigonometri, yüksek cebir ve güzel konuşma sanatı dersleri veriliyordu. Spor faaliyetleri olarak da atletizm, futbol, basketbol ve masa tenisi vardı. Kolej’den mezun olan öğrenciler, yeterli donanıma sahip olarak Amerikan Board’a ait yakın diğer şehirlerdeki okullarda görev almaktaydılar. I. Dünya Savaşı’ndan önce, yatılı ve gündüzlü olarak kız ve erkek öğrencilerin eğitim gördüğü okul, savaş sırasında öğretmen ve öğrencilerin dağılması ve yetersizlikler nedeniyle kapanmıştır. Osmanlı Devleti tarafından Türk Hastanesi olarak kullanılmış, 1919-1923 yılları arasında yetimhane olarak kullanılmıştır.

TALAS AMERİKAN HASTANESİ

Misyonerlik faaliyetleri, okulların yanı sıra sağlık sektörü kullanılarak da yapılıyordu. Bunlardan en önemlileri Kayseri, Antep ve Merzifon Hastaneleri idi. Dr. William S. Dodd ve eşinin 18 Temmuz 1892 yılında Kayseri’de açtığı dispanser, ilk misyoner sağlık kuruluşudur. Ahırdan bozma bir yerde faaliyete geçen dispanser daha sonra Talas’a taşınmıştır. Kısıtlı imkânlarla hizmet veren klinik, bazen bu yüzden kapalı kalmak zorunda kalıyordu. 1897 yılında Dr. Dodd Amerika’ya giderek dispansere destek arar. Hatırı sayılır miktarda yardım toplayarak tekrar Talas’a döner. Tüm donanımları yenilenince dispanser toplum tarafından saygın bir sağlık merkezi olarak görülmeye başlar. Bu arada büyümek için Osmanlı Devleti’nden “Hastane” talepleri sürekli reddolunmaktadır. 1900 yılında yandaki bina satın alınarak dispanser biraz daha büyütülür. Hükümetle süregelen görüşmeler sonucu 70 yataklı bir hastane izni alınır. Artık hastaneye Amerika’daki cemaatlerden sürekli yardımlar da akmaya başlamıştı. 1905 yılında hastanede 342 hastanın yatarak, 8186 hastanın ise dispanserde ayakta tedavi olduğu, bir önceki yıl ise 95’i Müslüman olmak üzere 285 yatan hastanın tedavi olduğu kayıtlarda geçmektedir. 1912 yılı kayıtlarında, dispanser kısmının biraz daha genişletilmiş olduğu ve ayakta hasta sayısının 3832 olduğu, yatan hasta sayısının 616 olduğu, bunlara ilaveten 785 ameliyat yapıldığı görülmektedir.

Bu dönemde kayıtlarda Talas’ın nüfusu 10.000 olarak geçmektedir. Görüldüğü gibi okullarda temas öğrenciler ve öğrenci velileri ile sınırlı iken, “Tıbbî Misyonerlik” ile halkın neredeyse tamamına ulaşmışlardır. Dr. Dodd’un 1930 yılında kaleme aldığı hatıralarında, “Yaşlı bir hoca fıtık ameliyatı olmak için gelir. Ameliyat sonrası yataktan kalkamayacağını dolayısıyla günde beş kez namaz kılamayacağını söylediğimizde kafası karışır. Ancak yanına biraz toprak konulursa bu vazifesini yatarak da yapabileceğini söyler. Fakat biz hastane hijyeni açısında toprağı sokamayacağımızı söyleyince biraz düşünür ve evden ailesinden kendisi için namaz kılmalarına karar verir” şeklinde anekdot verilmiştir.

Bu çerçevede misyoner hemşirelere; “yalnız hastaların acıları ile uğraşılmaz, onlara İsa Peygamber de anlatılmalı” şeklinde misyon yüklenmiştir. Bu misyon Talas’ta anneler arasında toplantılar düzenlemek, anne ve çocuk sağlığı hakkında bilgiler vermek, hastalıklar hakkında anneleri bilgilendirmek şeklindeki sosyal faaliyetler sırasında yerine getiriliyordu. I. Dünya Savaşı sonlarına doğru cephelerden gelen yaralıların tedavisi için Osmanlı Devleti tarafından hastaneye el konulmuştur. Daha sonra yetimhane olarak kullanılmış, 1927’de tekrar açılarak 1967 yılına kadar faaliyet göstermiştir.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE DURUM

24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması ile kapitülasyonlar kaldırılmış, bu yabancı okullar sıkı denetim altına alınarak millî ve lâik eğitim veren kurumlar haline getirilmiştir. Bununla alakalı çıkarılan kanun ve genelgelere uymayan okullar kapatılmıştır. Bu süreçte Talas Amerikan Erkek Koleji, Amerikalı eğitimcilerin idaresinde bulunan bir yabancı okul olarak kalmış, ancak misyoner okulu statüsünden çıkarılmıştır. 1923’te Rum ve Ermeni öğrencilerin başka yerlere gönderilmesiyle okul 1925’e kadar kapalı kalmıştır. 1925 yılında Tarsus Amerikan Koleji’nden gelen Paul E. Nilson tarafından, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan da gerekli izinler alınıp, “Ticaret ve Sanat derslerine fazla yer verilmesi” şartıyla 15 Ekim 1928’de tekrar ortaokul olarak faaliyete geçirilmiştir.

Artık Türklerin de yararlandığı bir okul haline gelmiştir.

Okulda İngilizce, Türkçe, işletme, ticaret dersleri yanı sıra meslekî dersler, mekanik çizim, atölye matematiği, tornacılık, dökümcülük, kaynakçılık, freze kullanımı, marangozluk eğitimleri de veriliyordu. Buradan mezun olanlar eğitimlerini devam ettirmek isterlerse, lise için Tarsus Koleji’ne daha yükseği için ise Robert Koleji’ne gitmekteydiler.

1950’lerde Amerikan okullarından sadece İzmir, Tarsus, Üsküdar ve Talas kalmış, Talas Amerikan Koleji 1966-67 yılına kadar eğitim faaliyetine devam etmiştir. Bu dönemde başarılı ve oldukça verimli eğitim vermiş, çok renkli bir dönem geçirmiştir. Birçok ünlü (Ayhan Sicimoğlu, Mete Akyol, Türker İnanoğlu gibi) sanatçı, yazar ve ticaret adamları Talas Amerikan Koleji’nde eğitim görmüştür.

Bu okulun ortaokul bölümünü bitiren öğrencilerden çoğu Kayseri Hava İkmal Bakım Merkezi ve Askeri Ana Tamir Fabrikaları’nda görev almış, İngilizce bilgilerinden dolayı fabrikaların kurulumunda, gelen malzemelerin montajında yabancı uzmanlarla kolayca iletişim kurarak büyük hizmet görmüşlerdir. Kolej birçok ünlü yetiştirmiş, birçoğu da yüksek makamlara gelmiştir. Yine o dönemde dersler dışında çok “ilginç faaliyetler” de göstermişlerdir. Bunlardan en ilginç olanı ise bir grup öğrencinin Ali Dağı’na tırmanıp taşlarla çok uzaklardan bile görülecek şekilde Talas’ı sembolize eden “T” harfi yazmalarıdır. İki yıl sonra Cumhuriyeti simgelemek adına yanına “C” ekleyerek “TC” yazmışlar, 1968 yılına kadar da Cumhuriyetin kaçıncı kuruluş yılı ise onu roma rakamı ile (yirminci yılı XX gibi) yazarak gelenekselleştirmişlerdir.

1961 mezunu Uygur Kocabaşoğlu kaleme aldığı o günleri anlatan “Bir varmış bir yokmuş” adlı eserinde; “Okul dışına çıktığımızda Talas ya da Kayseri’de sayıca az yakalandığımız durumlarda, okul rozetimizi almak için ya da “Koleç Bebeleri” nidalarıyla üzerimize saldırıldığı olurdu. Bunlardan da ciddi bir şey çıkmazdı. Talas, benim okuduğum yıllarda (1956- 1961) farklı bir kimlik kazandırdı bizlere. Bunun kuşkusuz artıları kadar eksileri de vardı. En büyük artısı, bizleri ömür boyu ayrılmaz dostlar (ama Sıkı Dostlar/ Goodfella: Scorsese değil!) ve düşünen, sorgulayan bireyler haline getirmesi; en büyük eksisi de biraz asosyal bir hale sokmasıydı. Biraz kendini beğenmişlikle sokaklarda dolaşır, lisede ve üniversitede arka sıralarda oturur, hep birlikte olur, aynı evlerde kalır, yaz tatillerinde birlikte gezer eğlenir, maçlara, konserlere birlikte gider, kısaca küçük bir kast oluştururduk. (Bunları, kuşkusuz kendi şahsım ve yakın grubum adına ileri sürüyorum; bütün Talaslılara genellenmesi doğru olmayabilir.)”

1967 yılında kapandıktan sonra bir dönem boş kalan binalar, 1974 yılında TV paket yayın merkezi olmuş, daha sonra 1976’da Kayseri Beden Terbiyesi’ne geçmesiyle spor ve kamp tesisi olarak kullanılmıştır. 1978 yılında Erciyes Üniversitesi’ne devredilmiş, sosyal tesis olarak hizmet vermiştir.

Günümüzde Kayseri Büyükşehir Belediyesi tarafından yeniden restore edilmiştir. Okullardan seçilen özel ve üstün zekâlı öğrencilere yatılı olarak gerek matematik, fen, yabancı dil ve sosyal bilimler dersleri gerekse de kitap okuma, özel hafıza teknikleri ve güzel sanatlar dallarında Büyükşehir Belediyesi desteğinde eğitim verilmekte olup Cumhuriyet dönemindeki hava adeta yeniden oluşturulmuştur.

Kaynaklar

  • Amerikan Board Belgelerine Göre Talas Amerikan Kız ve Erkek Kolejleri (Dr. Cenk Demir)
  • Kuruluş Gelişim ve Değişim Süreçleriyle Talas Amerikan Koleji (Dr. Mehmet Emin Elmacı – Uzm. Öğr. Burcu İyigör)
  • Misyonerlik ve Türkiye’ye Yönelik Misyonerlik Faaliyetleri (Prof. Dr. Remzi Kılıç)
  • Osmanlı’dan Cumhuriyet’e; Misyonerlerin Türkiye’deki Eğitim ve Öğretim Faaliyetleri (Dr. Ayten Sezer)
  • Türk Amerikan İlişkileri / Toplumsal Tarih Dergisi (Esra Danacıoğlu)
  • 1900’lerin Başında Kayseri Amerikan Hastanesinin Faaliyeti (Prof. Dr. M. Mümtaz Mazıcıoğlu, Prof. Dr. Nihal Hatipoğlu, Prof. Dr. Hasan Basri Üstünbaş)
  • Kayseri Amerikan Hastanesi (1887- 1967) (Doç. Dr. Özgür Yıldız)
  • Amerikan Misyonerlerin Anadolu Topraklarındaki Sağlık Faaliyetleri ve Ermeniler (Prof. Dr. Ercan Haytoğlu)
  • Bir Varmış Bir Yokmuş: Talas Amerikan Koleji (Uygur Kocabaşoğlu – 1961 Mezunu)

MUSTAFA CİNGİL

Bu yazı Kayseri Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan Şehir isimli Kültür Sanat Dergisinin 22. sayısından alınmıştır.

Ahmet Remzi Akyürek

Son Mevlevi şeyhlerinden (Kayseri, 1872 – Kayseri, 6 Kasım 1944). İlim, irfan ve fazilet sahibi bir mutasavvıf ve şairdir. Kayseri Mevlevihanesi’nde doğdu. Soyca Mevlevi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Ahmet Remzi’nin ceddi Seyyid Süleyman Türâbî (bk.)’dir. Kayserili olan Süleyman Türâbî Mevlânâ dergâhı postnişini Mehmed Said Hemdem Çelebi’nin mürşididir. Süleyman Türâbî’nin Mevlânâ soyundan geldiği bilinmekle beraber bunu ispat edecek elde herhangi bir belge yoktur. Remzî–nâme adlı eserin yazarı Hüseyin Vassaf Bey bu hususu Ahmet Remzi Dede’ye sormuş ve ondan ceddi hakkında “Öyle bir Şeref–i manevileri varsa yazılmamakla zayi olmaz” cevabını almıştır. Konya’dan Kayseri’ye göçen Süleyman Türâbî 1835’de Kayseri’de ölmüştür. Mezarı Mevlânâ’nın hocası Seyyid Burhaneddin Hazretlerinin Türbesi’ndedir. Ahmet Remzi Dede, Türâbî’nin mezar taşındaki manzum kitabeyi dokuzar mısralı kıtalardan oluşan bir musammat (beyitleri kafiyeli dört kısımdan ibaret manzume) hâline getirmiştir. Seyyid Süleyman Türâbî’nin oğlu Seyyid Ahmed Remzi el–Mevlevî’dir. Bu zat da Kayseri Mevlevihanesi’nde şeyhlik yapmıştır. 1865’te ölmüş, Seyyid Burhaneddin Hazretlerinin Türbesi’nde babasının yanına gömülmüştür. Seyyid Ahmed el–Mevlevî’nin oğlu Seyyid Süleyman Ataullah Efendi, Ahmet Remzi Akyürek’in babasıdır. Süleyman Ataullah 1872’de Kayseri Mevlevihanesi’nde 50 yıl şeyhlik yapmış, bir ara Kayseri Müftülüğü görevinde de bulunmuştur. (Ahmet Remzi Dede, Topkapı Sarayı Müzesi Türkçe Yazmalar Kataloğu No: 2711’deki mecmuadaki şiirlerinin sonunda aile şeceresini yazmıştır).

Akyürek, sıbyan mektebini ve rüştiyeyi bitirdi, aynı zamanda babası Ataullah Efendi’den ve eniştesi Göncüzade Nuh Efendi’den özel dersler gördü. Ulemadan Müridzade Ali Efendi’den icazetname aldı. Babası Ataullah Efendi şair olmamakla birlikte şiir sever ve anlamlarını da bilirdi. Oğluyla yakından ilgilenen Ataullah Efendi okuduğu manzumelerle oğlunu eğlendirmeye çalıştığı için küçük yaşlardan itibaren şiir zevkini tattı. Babasının okuduğu şiirlerden etkilenerek kendisinde de şiir söyleme hevesi uyanmaya başladı. Küçük yaştan itibaren yazdığı şiirlerini, babasının dostlarından Hisarcıklızade Salim Efendi ve Sami Efendi düzelterek onun şiir ve edebiyat zevkini geliştirdiler. İlk olarak Konyalı Şem’î’nin divanını okuyarak şiir deneyimini artırdı. Şair Sami Efendi, Ahmet Remzi Efendi’ye İran edebiyatının ünlü mutasavvıf şairi Câmî’nin eserlerini okutarak Farsçasını geliştirdi.

İbnül Emin Mahmud Kemal İnal’ın naklettiğine göre Ahmet Remzi Efendi rüştiyede şehadetnamesini aldığı sırada idare meclisi üyelerinden Rifat Bey “Mevlevîdir sevdiğim her dem külâh eyler bana”, mısraını okuyunca Ahmet Remzi Efendi derhâl “Sen külâh etme beyim kimse külâh etmez sana” deyivermiş. Fıkrayı nakleden İbnül Emin bu hazır cevabına bin aferin demekten kendisini alamamıştır.

Ahmet Remzi Efendi, 1892’de İstanbul’a giderek Dîvân–ı Muhasebât’a mülazım olarak devam etti. Bu arada Yenikapı Mevlevihanesi Şeyhi Celâleddin Efendi’ye intisap edip el aldı. Daha önce babası tarafından sikke giydirildiği hâlde Celâleddin Efendi tarafından yeniden sikke giydirildi. Bu sırada Veled Çelebi (İzbudak) yardımıyla Ahmet Remzi Efendi’nin Fuzulî’nin bir gazeline yazdığı tahmisi bastırıldı.

Ahmet Remzi Efendi İstanbul’da bir yıl kadar kaldıktan sonra Kayseri’ye döndü. Ahmet Remzi Efendi, ilim irfan sahibi, Mevlevi ve şair bir zat olan Kayseri Mutasarrıfı Nazım Paşa’nın yardımıyla Kayseri İdadisinde ahlak ve ulum–ı diniyye (din dersi) hocalığına tayin olundu. Bir yandan da medreselerde okuyan ve kendini yetiştirmek isteyen talebelere Mevlânâ’nın Mesnevî’sini, Şirazlı Sa’dî’nin Gülistan ve Bostan adlı eserlerini ve Farsça tanınmış bazı eserleri okuttu. Böylece birçok gencin yetişmesine yardımcı oldu.

Ahmet Remzi Efendi Meşrutiyet’in ilanından sonra izinli olarak gittiği Konya’da Vahid Çelebi’nin isteği üzerine Kayseri’deki görevinden istifa ederek Konya’ya geldi. Dergâhın camisinde her sabah Çelebizadelere Mesnevî–i Şerif okuttu. Hatta Vahid Çelebi, Çelebizadelere “Bir şeyhzade sizlere Mesnevî okutuyor” diye Ahmet Remzi Efendi’yi onlara örnek göstermiştir.

Konya’da bir yıl kadar kaldıktan sonra Kütahya Mevlevihanesi’ne şeyh vekili olarak gönderildi. Kütahya’da gençlere dersler verdi. Ramazan ayında her gün ikindi namazından sonra Mesnevî okuttu. Kütahya’da dokuz ay kaldıktan sonra Kastamonu Mevlevihanesi şeyhliğine tayin olundu (1909). Harap bir hâlde bulduğu Mevlevihane’yi tamir ettirdi, hücreleri temizletti ve bahçesini düzenletti. Şair ve Edip Süleyman Nazif o sırada Kastamonu Valisi’dir. Ahmet Remzi Dede ile ilk görüştüğünde “Meşihatınız pedermande midir?” (Babadan kalma mıdır?) diye sorar. O da “Hayır Hudâ–daddır. (Hayır, Tanrı vergisidir); lehülhamd berhayattır ve Kayseri Mevlevihanesi şeyhidir.” diye cevap verir. Mevlevilik tarihinde baba ile oğlunun aynı zamanda iki ayrı tekkede şeyhlik yapmasına pek rastlanmamıştır.

Ahmet Remzi Dede, Kastamonu Mevlevihanesi’nde şeyhlik yaparken Konya dergâhı makamı Halep Mevlevihanesi’nin durumunu incelemesi ve o çevredeki tekkeleri de gözden geçirmesi için görevlendirdi. Bunun üzerine Halep’e gitti. Ayrıca Antep, Urfa, Şam, Kudüs şehirlerini dolaştı, oraların ileri gelenleri ve âlimleriyle de tanıştı. 1913 tarihinde Halep Mevlevihanesi şeyhliğine atandı. Bu Mevlevihane’nin işlerini yoluna koydu ve o havalide zayıflamış olan Mevleviliği canlandırdı. Halep Mevlevihanesi’nde yapılan ayinlere halk büyük ilgi gösterdi. Bunların arasında Museviler ve Ermeniler de vardı. I. Dünya Savaşı başlayınca Mücâhidîn–i Mevleviyye adlı gönüllüler taburunun başında bulundu ve Filistin Cephesine, Şam’a ve Medine’ye gitti. Hz. Peygamber’in türbesi Ravza–ı Mutahhara’yı ziyaret etme mutluluğuna da erişti. Kendisine Gönüllü Mevlevi Taburu’ndaki üstün gayreti dolayısıyla Harp Madalyası, Berat ve Nişanı verildi.

1924 tarihinde İstanbul’da Üsküdar Mevlevihanesi şeyhliğine atandı. O sıralarda Mevlevihane oturulamayacak kadar harap durumdaydı. Daha önce gittiği yerlerde yaptığı gibi buranın da her tarafını onartmıştı. Dostları yeni durum için sevinçlerini şiirlerle belirttiler. Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Abdülbaki Dede’nin tarih manzumesi Remzi Dede’nin odasına asıldı. Buradaki Şeyhliği süresince semahanede 15 günde bir ayin düzenledi, belli günlerde camilerde Mesnevî–i Şerif okuttu. İstanbul Meclis–i Meşâyih üyeliği, Medresetülirşad’da tasavvuf müderrisliği, Üsküdar Müftülüğü idaresinde tekkelere ait işlere bakan mecliste üyelik görevlerinde bulunmuştur.

2 Eylül 1925 tarihinde tekke ve zaviyelerin kapatılması üzerine Üsküdar Selimağa Kütüphanesi baş memurluğuna (müdürlüğüne) tayin olundu. Mevlevihane hayat boyu olmak şartıyla kendisine verildi. Remzi Dede, Kütüphane’de yoğun bir çalışmaya girdi. Kitapların tasnif ve tanzimiyle uğraştı. Elyazması eserlere ait fişler hazırlatarak bunlarda eserin yazarı ve konusuna ait önemli bilgiler verdi. İlgisini çeken Arapça birkaç eseri de Türkçeye tercüme etti. Mevlânâ yolunda kazandığı engin insan sevgisi, derin bilgisi ve öğretme aşkıyla kendisine başvuranların müşküllerini halletti. Kütüphane’ye gelen araştırmacılarla ilgilenerek yetişmelerine yardımcı oldu.

1 Şubat 1937’de Selimağa Kütüphanesindeki görevinden istifa etti. Bu sırada kendisi gibi eşi de yaşlı olup birbirlerine bakamayacak durumdadırlar. Bundan sonra yalnız kalamayacaklarını anlayarak Ankara’da oturan kızlarının yanına gittiler. Ankara’da üç kızı ve torunlarıyla birlikte rahat ve mutlu yaşadılar. Bu arada şiir yazmayı da bırakmamıştır. Şiir onun için su ve ekmek gibi azizdir ve gereklidir. Her günü şiirle dolu geçmiştir. Kızları, torunları ve yeğenleri hakkında yazdığı şiirlerle neşeli günler ve saatler geçirdi.

Ankara’da daha çok ortanca kızının yanında kaldı. Lütfiye Cıngıllıoğlu adındaki bu kızı Kızılay’da Atatürk Bulvarı’na paralel olan Selanik Caddesi’nde oturuyordu. Remzi Dede kendisini biraz güçlü hissettiği bir gün yürüyüş yapmış olmak için Bulvar’a çıkar. Remzi Dede’nin tam karşısında duran özel bir makam arabasından Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel inerek Dede’nin yanına gelir ve saygıyla baş kesip hatırını ve niçin Ankara’ya geldiğini sorar. Ankara’da artık kızlarında kalmak zorunda olduğunu öğrenince “Bütün gün evde kalmaktan usanırsınız. Ankara’da Eski Eserler Kütüphanesinde elyazması pek çok eser vardır. Orada sizin uzman olarak bulunmanız çok yararlı olur” diye teklifte bulunarak kabul etmesini rica eder. Kitaplarla haşır neşir olmaktan ve ilim taliplerine yardım etmekten büyük mutluluk duyan Remzi Dede yaşının ilerlemiş olmasına rağmen teklifi kabul eder. Eski Eserler Kütüphanesi o zaman, Atatürk Bulvarı’ndan Ulus’a giderken sağda Kediseven Sokağı’ndaydı. Kütüphaneler Genel Müdürü Aziz Bey, Kütüphane Müdürü Hamdi Bey ve bütün personel Dede’nin etrafını bir sevgi ve saygı hâlesi olarak çevirmekteydiler. Okuyucular ise çölde gür bir kaynak bulmuşlardır.

Ahmet Remzi Dede, Türkçeyi en iyi bilenlerdendir. Onda engin bir Türkçe sevgisi vardı. Divan edebiyatı tarzındaki şiirlerinde Arapça ve Farsça sözcükler ve tamlamalar bulunmakla beraber dili sağlam, ifadesi Türkçedir. Türkçeyi bütün zenginliği ve anlam incelikleriyle kullanmıştır. Atasözleri, deyimler, konuşma kalıpları, hatta bazen mahallî sözcükler ve söyleyişler bile gözünden kaçmamıştır. Ahmet Remzi Dede’deki Türk dili sevgisi onda güçlü bir Türklük ve milliyetçilik duygusu meydana getirmiştir. Mevlânâ gibi Ahmet Remzi Dede de Türklüğüyle öğünmüştür. Atatürk’ten daima “Türk Büyüğü” diye söz etmiştir. Atatürk’ün kılıcı karşısında Yunanlıların İzmir’i terk etmeleri üzerine şu en güzel beyti söylemiştir:

Çıktı bir san’atlı tarîh Lûtf-ı Hak oldu delil
Kaçtı “tîg-i Mustafa”dan işte yunan-ı sefîl

Ahmet Remzi Akyürek’i Kayserili hemşerileri Osmanlı Mebuslar Meclisine üye seçmişler, ayrıca Atatürk kendisine milletvekilliği önermişse de Remzi Dede yetişme tarzının bu görev için elverişli olmadığını belirterek özür dileyip kabul etmemiştir.

Ahmet Remzi Dede gayet zeki, bilgisi derin büyük bir âlim, son derece alçakgönüllü, gösterişten hoşlanmayan gerçek bir mümin ve tam bir derviştir. İlme ve terbiyeye önem veren, doğru sözlü, nur yüzlü büyük bir insan ve güçlü bir şairdir. İlim okuyarak öğrenilir. İrfan da nefis terbiyesiyle kazanılır. Şairlik ise fıtrîdir yani Allah vergisi olup yaratılışta vardır. Âlim, arif ve şair olan Remzi Dede, divan edebiyatı şiirinin ve millî halk edebiyatımızın zevkine sahiptir. Şiirlerini hem aruz hem de hece vezniyle yazmıştır. Divan edebiyatı şiirlerini “elsine–i selâse” Arapça, Farsça sözcüklerle ve tamlamalarla yazmıştır. Farsça olarak yazdığı Divançe’si henüz basılmamıştır. Aruz vezniyle ve ebced harflerinin sayısıyla tarih düşürmekte çok ustadır. Tanıdığı kişiler, özellikle Kayseri’nin köklü aileleriyle âlimlerinin ölümlerine tarih düşürmüştür. Bu arada kayınpederi Feyzizade Feyzullah Efendi’nin 1225/1810’da ölümüne tarihi vardır. Kendi kızlarına, torunlarına ve yeğenlerine, ayrıca tanıdığı dostlarının çocuklarına doğum tarihleri düşürmüştür. Kültür adamlarımız ve edebiyatçılarımız için tarihleri vardır. Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanı oluşunu manzum tarihle tespit etmiş, Mehmet Âkif Ersoy’un, Abdükhâk Hâmid’in ve daha birçok şahsın ölümlerine tarih düşürmüştür.

Remzi Dede’nin gönlü her türlü yeniliğe açıktır. Teknik ilerlemelerden yararlanarak yapılan faydalı yapılardan memnun olup onlar için tarihler yazmıştır. Böylece Remzi Dede yaşadığı devri bütün yönleriyle şiirlerine aksettirmiştir.

Ahmet Remzi Dede’nin yaşı epeyce ilerlemiş olduğundan son nefesini ata, baba diyarında vermek arzusuyla Kayseri’ye gitti ve orada 6 Kasım 1944’te hayata gözlerini yumdu. Dedelerinin, babası Şeyh Ataullah Efendi ve kardeşi Şeyh Hüsameddin Efendi’nin gömülmüş oldukları, Mevlânâ’nın hocası Seyyid Burhaneddin Muhakkık–ı Sırdân Hazretlerinin Türbesi’ne defnedildi. Cenazede halk çok kalabalık olup tabut parmaklar üzerinde taşındı. Şairlerden Nuri Gencosman, Tâhirü’l–Mevlevî (Olgun), avukat Bitlisli Hulûsi, Arif Nihat Asya, Şevket Kutkan Ahmet Remzi Dede’nin vefatına manzum tarihler düşürdüler. Onun ilminden ve edebî birikiminden istifade edenler arasında Süheyl Ünver, Feridûn Nafiz Uzluk, Saadettin Nüzhet Ergun, Nihat Çetin, Ziver Tezeren, Hakkı Süha Gezgin, Arif Nihat Asya ve M. Kadir Keçeoğlu (Yaman Dede) vardır. (bk.) Özellikle Feridûn Nafiz Uzluk yedi yıl Dede ile birlikte kalmış ve kitaplarını yazarken Dede’den yararlanmıştır.

Ahmet Remzi Dede eski kültürümüzün son büyüklerindendir. Bilgisi, insanlığı, son derece alçakgönüllü oluşu ve yardım severliğiyle eskilerin “insan–ı kâmil”, yani olgun, mükemmel insan dedikleri bir zattı. Geniş bilgisiyle canlı bir kütüphaneydi. Kendisine başvuranların güçlüğünü hallederdi. Özellikle de gençlerin yetişmesine yardımcı olan örnek bir insandı. Ahmet Remzi Dede’nin yazdığı eserlerinin hepsi bastırılmamıştır. Basılmış olanlar çok faydalı kitaplardır. Basılmış eserlerinden biri olan Miftahü’l–Müellifin Fihristi adlı eseri onun çok büyük bir sabırla çalışan bir ilim adamı olduğunu göstermektedir. Bu eseri sayesinde Bursalı Mehmed Tâhir Bey’in üç cilt olan Osmanlı Müellifleri’nden yararlanma imkânını sağlamıştır.

Ahmet Remzi Dede’nin basılmış ve basılmamış olan eserleri Hasibe Mazıoğlu’nun Ahmet Remzi Akyürek ve Şiirleri (Ankara 1987) adlı kitabında bulunmaktadır.

Eserleri: Basılı olanlar: Manzum Kavâid–i Fârisî (1898); Tuhfetü’s–Sâ’imîn (1898); Âyîne–i Seyyid–i Sırdân (1898); Mir’ât–ı Zeyne’l–Âbidin (1899); Münâcât–ı Hazret–i Mevlânâ (1917); Bir Günlük Karaman Seyahatnamesi (1908); Bergüzar (1915); Tarihçe–i Aktâb (1912); Gülzâr–ı Aşk (1918); Reh–nümâ–yı Ma’rifet (1928); Tuhfe–i Remzî (1925); Fihrist–i Hûb; Üslûb–i Mergûb; Miftâhü’l–Kütüb ve Esâmî–i Müellifîn Fihristi (1927); Zâviye–i Fukarâ (1948); En–Nüshatü’ş–Şâfiyye fî–Tercemeti’s– Sohbeti’s Sâfiyye (1948); Mahbûbü’l–Ehibbe (1982). Basılmamış eserleri: Kayseri Şairleri; Lübb–i Fazîlet; Tabsıratü’l–Mübtedî ve Tezkiretü’l–Müntehî Tercümesi; Divan; Farsça Divançe.

Kaynakça
Hasibe Mazıoğlu, Ahmet Remzi Akyürek ve Şiirleri, s. 78–79; İbnül Emin Mahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, III. 1429; Hüseyin Vassaf, Remzî–nâme, s. 9.

Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu

Bu yazı Kayseri Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan Şehir isimli Kültür Sanat Dergisinin 18. sayısından alınmıştır.

DELL No bootable devices found Hatası ve Çözümü

DELL All-In-One PC’ye USB ile Windows 10 kurulumundan hemen sonra makine kendini restart ettiğinde No bootable devices found hatası ile karşılaştım. Kurulum esnasında herşey olmasına rağmen böyle bir sorun ortaya çıktım. BIOS’tan kontrol ettiğimde SSD diskin Bootable olarak ayarlanamadığını gördüm. Bu problemi aşağıdaki adımları izleyerek çözdüm.

  1. Windows 10 Bootable USB oluşturmak için Microsoft’un Microsoft Creation Tools’u kullandım (dikkat edilmesi gereken tek nokta Başka bir bilgisayar için yükleme medyası oluştur seçeneğini seçmenizdir).
  2. Boot esnasında F2’ye basarak BIOS’u açıyoruz.
  3. Secure Boot > Secure Boot Enable – Secure Boot Enable check’i kaldırıyor ve Secure Boot’u devre dışı bırakmış oluyoruz.
  4. Boot Sequence > Boot List Option – UEFI
  5. Advanced Boot Options – Enable Legacy Options ROMs check’i kaldırıyor ve devre dışı bırakıyoruz.

KARSTİK AŞINIM ŞEKİLLERİ VE TÜRKİYE’NİN BU AÇIDAN DEĞERLENDİRMESİ

GİRİŞ

Litolojik (taş bilimsel) yapı ile yeryüzü şekilleri arasındaki ilişkiyi en iyi yansıtan birimlerin başında hiç şüphesiz karstik oluşumlar gelir (KORKMAZ vd., 2012). Yağışlar ve yer altı suları, kalker, jips, kaya tuzu, dolomit gibi eriyebilen, kırık ve çatlakların çok olduğu taşların bulunduğu yerlerde, kimyasal aşınıma neden olurlar. Kimyasal aşınım sonunda oluşan şekillere karstik şekiller denir. Karstik şekillere örnek olarak mağaralar, obruklar, lapyalar, dolinler, uvalalar, polyeler verilebilir (AKKUŞ & MEYDAN, 2013). Bu şekiller, tektonizmanın da (kabuk duyarsızlığı, yer kabuğundaki bir yapı unsurunun çökelme dönemleri sırasındaki yapısal hareket tarzıdır) etkisiyle söz konusu kayaçların sular tarafından eritilmesi, ya da dış kuvvetlerin aşındırması süreçleri sonucunda oluşurlar (KORKMAZ vd., 2012). Türkiye’de karstik alanlar buna bağlı olarak da karstik aşınım şekilleri oldukça fazladır (Zeybek, 2011). Karstik alanlar ülkemizde birçok bölgede bulunmasının yanı sıra yoğunluk bakımından en çok Akdeniz bölgesinde görülmektedir. Bunun en önemli sebeplerinden bir tanesi bölgedeki kalkerlerin kalın tabakalar oluşturmasıdır (Atalay, 1982; KORKMAZ vd., 2012).

Bu çalışmada genel olarak karstik aşınım şekilleri tanıtılmış, bu şekillere Türkiye’den örnekler verilmiş ve ülkemiz açısından değerlendirme yapılmıştır.

KARSTİK AŞINIM ŞEKİLLERİ

Genel olarak incelendiğinde karstik aşınma şekillerinin lapya, dolin, obruk, uvala, polye ve mağaralar olduğu görülmektedir. Bunlara sırasıyla değineceğiz.

Lapya

Karstik şekillerin en küçük ölçekli olanları lapyalardır. Kaya ve yamaçlarda çözünme ile oluşan, büyüklükleri birkaç santimetre ile birkaç metre arasında değişen ve birbirinden keskin sırtlarla ayrılan oluk biçimindeki şekillere lapya denir (Sanır, 2000).

Denudasyon ve erime olayı sonunda meydana gelen mikro topografya şekilleri olup, genellikle keskin kenarlı minyatür sırtlar arasında ki oluk ve kanal biçimindeki yarıntılardır. Bunların şekillenmeleri ve sıralanışları, o alanın morfolojik ve litolojik özelliklerine, vejetasyon türüne, sızma ve erimeye bağlı halde, bir yerden diğerine değişir. Zeminde toprak ve humus tabakası bulunmadığı takdirde, kalkerler üzerinde akan sular serbest lapyalar oluştururken; kısmen örtülü olanlar da 17 yarıserbest lapyaları; toprak, vejetasyon ve humus ile tamamen kaplı kalkerlerde ise örtülü lapyaları meydana getirirler (Akkuş, 1998). Lapya oluşumuna en uygun yerler, dağlarda kar erimeleri sonucu denudasyonun egemen olduğu, ormanın üst sının civarındaki seviyelerdedir (Doğanay & Sever, 2011). Lapya kalkerli sahalar üzerinde meydana gelir, lapyaların derinliği birkaç santimetre ile birkaç metre kadar oluşabilen keskin veya düz sırtlarla ayrılan kanallardan meydana gelen şekilleri içeren taşlık yerleri ifade etmek üzere kullanılır. Lapyaların kimyasal erimelerde ve çatlaklar boyunca oluştuğunu ilk defa ileri süren İsviçre’li jeolog Heim’dir. Kalkerler kalın ve homojen olduğu oranda, lapya olukları daha çok derinleşmiş ve sıklaşmıştır. Bu tür özellikler içeren kalkerli ve lapyalı araziler İsviçre Alpleri’nde yaygındır (Gündoğan, 2018).

Lapyalar oluşumlarına göre birçok bilim insanı tarafından sınıflandırılmıştır. Ancak en çok ilgi gören sınıflandırmaya göre lapyalar 3 grupta toplanmıştır. Bunlar; serbest lapya, yarı serbest lapya ve örtülü lapyadır (Gündoğan, 2018).

Toros Dağları’nda Bolkar ve Aladağların yamaçları boyunca çatlaklar üzerinde çatlak lapyaları, yamaçlar boyunca dikey olarak uzanan duvar lapyaları, dolin ve polyelerin yamaçlarında oluklu lapyalardır.

Dolin

Karst topografyasının en karakteristik ve aynı zamanda en yaygın şeklini meydana getirirler. Kokurdan, tava, koyak gibi yöresel sözcükler ile ifade edilirler. Dolinlerin derinlikleri ve çapları birkaç metre ile birkaç yüz metreye kadar değişen, huni veya kazan şeklinde olur. Kireçtaşlarının çözünmesi ve çökmesi ile oluşabilirler. Bunlar, lapyalardan daha büyük, olan şekillerdir. Dolinlerin tabanında kırmızı renkli (terra -rossa) toprak bulunur. Bazen küçük su birikintilerine de rastlanır.

Sivas ve etrafında koyak kelimesi kullanılmakta ve jips kayacı üzerinde oluşan dolinlere denilmektedir (Pınar & Akdağ, 2012). Kokurdan genellikle Orta Toros’lar bölgesinde kullanılır. Bu tabir bahsedilen sahada erimeyle oluşmuş ve gelmiş genellikle mikro ölçekteki kapalı çukurlukları anlatmaktadır. Karstlaşma neticesinde meydana gelen ve memleketimizde çok yaygın olan kapalı depresyonlardır. Muhtelif büyüklükte ve şekillerde olabilen bu depresyonlar erime ve çökme dolinleri diye iki gruba ayrılırlar. Her iki gruba ait şekillerdeki gelişmeler aşamalıdır. Erime dolinleri yatay bünyeli kalkerler üzerinde, uzaktan bakıldığında daire veya elips biçiminde görünen, derinlikleri genişliklerine göre az olan ve dip kısmındaki düzlükte erimeden arta kalan terra rossaların bulunduğu çukurluklardır. Eğimli tabakalar üzerindekiler huni biçimini alırlar. Çökme dolinlerinin meydana gelmesinde erime yanında çökme olayı da önem kazanır. Bu tip dolinler, diğerlerine göre daha derin ve gayrimuntazam kenarlı olup, yeraltı boşluğundaki tavan çökmesine ait malzeme dip kısım da toplanır (Doğanay, 2003; Erinç, 1971; Gündoğan, 2018).

Karaman’ın güneyinde, Göller Yöresinde, Bolkar, Geyik ve Aladağlarda sayısız denecek kadar çok bulunmaktadır (Gündoğan, 2018).

Uvala

Dolinler birleşerek uvalaları oluştururlar. Birbirlerine yakın bulunan dolinlerin aralarında kalan yamaçların erime sonucu gerileyerek, zamanla ortadan kalkması neticesinde meydana gelen, düzensiz kenarlı, büyük depresyonlardır. Eğer karstik alanlardaki vadi tabanlarında sıralı dolinler varsa, bunlar bir müddet sonra birleşerek uvala oluştururlar. Karaman’ın güneyinde İbrala platosu ile Mut’un kuzeydoğusunda Aksıfat platosunda ve dolinlerin bulunduğu bazı yerlerde uvalalar mevcuttur.

Bu yapı çeşitli dolin oluşumlarının birleşerek daha büyük çaplı şekillerin ortaya çıkması sonucu meydana gelir. Birkaç dolinin bir araya gelmesi sonucu uvalalar ortaya çıkar. Dolinlerin aralarındaki sırtların zamanla erimesi sonucunda yükseklik ve engellerin ortadan kalması sonucu uvalalar daha net ortaya çıkarlar. Ancak erime ile birlikte şekil ne kadar değişir ise değişsin önceki dolin şeklini de anımsatır. Bundan dolayı uvala oluşumu da düzensiz bir yapı sergiler. Karstik arazilerdeki vadiler uvalaların en iyi geliştiği bölgeler arasında gösterilebilir (Gündoğan, 2018).

Polye

Uvalalar birleşerek polyeleri oluştururlar. Karstik şekillerin en genişi olan polyelerdir. Kilometrelerce genişlikte olabilen polyeler karstik yörelerin önemli tarım alanlarıdır. Doğanay (Doğanay, 2003), polyeyi karstik bölgelerde karst süreçleri ve tektonik hareketlerle oluşmuş, uzunlamasına kapalı çanaklardır diye tanımlamaktadır.

Kısmen karstlaşma, kısmen de tektonik olaylar sonunda meydana gelen, uvalalara göre daha büyük şekillerdir. Çevreleri yüksek, taban kısımları ise alüvyonlarla kaplıdır, bir ovayı andırırlar. Yeraltı suyu seviyesinin durumuna bağlı olarak, polye tabanı bazen geçici bir göl veya bataklık haline gelebilir, fakat gerek polye tabanındaki gerekse kenarlarındaki düdenler vasıtasıyla buradaki sular yeraltına geçebilir (Suğla Gölünde olduğu gibi). Eğer düdenler tıkanırsa, depresyonu çevreleyen yamaçlar suların kim yasal etkisine maruz kalarak geriler ve bir müddet sonra yerli kayalar üzerinde geçirim siz alüvyonlarla kaplı düzlükler meydana gelir. Bunlar “karst kenar ovaları” dır ve üzerlerinde erimeden arta kalan “hum tepeler” yer alır (Gündoğan, 2018).

Polyelere bakıldığında çapları birbirinden farklılık gösterir. Sadece çözünmeyle oluşan polyeler diğerlerine göre daha küçük boyutlara sahiptir. Bu polyeler uvala oluşumlarının bir araya gelmesiyle meydana gelen yapılardır, çapları az olup 5-6 km olabilir. Karstik ova terimi bu yapılar için daha çok kullanılır (Gündoğan, 2018).

Polyelerin dipleri genellikle düzdür. Bu kısımlar, gerek erime ürünü olan terra rossalar veya tropikal bölgelerde kırmızı topraklar ile gerekse derelerin getirdikleri malzeme ile yani alüvyonlarla dolmuş olabilir. Yer yer de erimeden arta kalmış ve kalkerden oluşmuş tepeciklerle de şekli bozulmuş şekilde bulunabilirler. Zamanla, polyeyi çevreleyen yamaçların gerek erimeleri gerekse erozyonla gerilemeleri dolayısıyla polye büyür. Ancak, bu olaylar sonucunda biriken enkaz suyutanları tıkar ve polye tabanından atılamayan sular, yüzeyde göllenir. Bu tip göllere polye gölü adı verilir (Gündoğan, 2018).

Batı Toroslarda, göller yöresinde ve Teke yarımadasında tipik polyeler bulunmaktadır. Muğla, Kestel, Elmalı ve Korkuteli ovaları birer polyelerdir.

Obruk

Baca veya kuyu biçiminde ve dik yamaçlı olan çukurlar halindedir. Obruklar, yeraltı mağaralarının tavanlarının çökmesi sonucunda oluşurlar. Bunların çapları bazen birkaç yüz metreyi ve derinlikleri yüz metreyi geçebilmektedir. Bazılarının tabanları kuru, bazılarında ise göl bulunabilir.

Yamaç profillerine bakılırsa, hafif konkav üst yamacın erime ile; oldukça dik ve yine konkav alt yamacın çökme sonucu şekillendiği düşünülür. Aradaki orta yamaç konveks biçim dedir. Taban kısımları yeraltı suyu seviyesine inmiş bulunan obrukların içi suludur, hatta bazıları göl halini almıştır, aksi halde kuru olurlar. Türkiye’deki obrukların büyük bir kısmı İç Anadolu’da Konya bölüm ünde yer almıştır. Kızören, Timraş, Kuruobruk, Çıralıdeniz, Suluobruk, Meyil obruğu bunlardan bazılarıdır. En fazla obruğun görüldüğü yerler Aksaray, Kırşehir, Konya civarındadır. Bu bölgeler plato özelliği taşımaktadır ve buralarda birçok obruk yer almaktadır. Doğu Akdeniz Bölgesi’ndeki Cennet ve Cehennem Obrukları da farklı bölgedeki obruklara örnek verilebilir. Ülkemizde Tuz Gölü güneyinde Obruk Köyü yakınındaki kabaca 150 m. derinlikte bulunan Kızören Obruğu buna örnek teşkil eder. Teke Yarımadası’nda da benzer şekiller mevcuttur. Literatüre geçmiş en tipik avenler ise Fransa’nın Causses (Kos) bölgesinde bulunurlar. Buradaki avenlerin çok büyük bir kısmı huni şeklindedirler.

Mağara

Karst bölgelerinde en çok rastlanan şekillerden biri de mağaralar ve mağara sistemleridir. Karstik sahaların çok çatlaklı olması nedeni ile yüzeyden sızan sular çatlak ve tabaka yüzeyleri boyunca derinlere doğru sızarak bulundukları sahaları genişletmektedir. Karstik mağaralar esasında yeraltı sularının bir eseridir. Zamanla, mağaralarda, ona özellik kazandıran salonlar, galeriler, sütunlar, sarkıtlar, dikitler ve doğal kuyular oluşur. Mağaraların oluşumu ile karst şekillerinin meydana gelişi ve gelişimi arasında çok sıkı ilişkiler vardır. Karst hidrografyası hakkında daha fazla bilgi edinmek, erime ile fiziksel aşındırmanın, karst topografyasının meydana gelişindeki rollerini ortaya koymak ve karst sahalarında yeraltı su kaynaklarını değerlendirmek, baraj sularının sızması ile ilgili problemler gibi teorik ve uygulama bakımlardan mağara araştırmaları önem gösterir. Asıl konusu mağara incelemeleri olan bir uzmanlık dalı da gelişmiştir ki buna speleoloji denir.

Türkiye’de karstik oluşumlu mağara sayısının 40.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Karain (Antalya), Damlataş (Alanya), İnsuyu (Burdur), Narlıkuyu (Mersin), Ballıca (Tokat) mağaraları bu çok sayıdaki mağaralardan sadece birkaçıdır.

KARSTİK AŞINIM ŞEKİLLERİ AÇISINDAN TÜRKİYE DEĞERLENDİRMESİ

Türkiye’de başta Akdeniz Bölgesi olmak üzere, karstik alanlar oldukça geniş yayılışa sahiptir. Bu sahalarda yayılış gösteren karstik şekiller ise büyük bölümüyle Paleozoik, Mesozoyik ve Tersiyer yaşlı kalkerler ile, özellikle İç Anadolu Bölgesi’nde OligoMiyosen devrine ait jipsler üzerinde gelişmiştir. Kalkerlerin yayılış alanlarında lapya, dolin, uvala, polye, düden, obruk, kuru vadiler, traverten şekilleri ve mağaralar gibi karakteristik şekiller gelişmiştir. Hatta, bu ilginç şekiller bazı yerlerde çok yoğun olduğu için geçmişten günümüze dağa, tepeye, göle, kaynağa, yerleşmeye adını vermiştir. Ayrıca, karstik alanlar ülkemizde deniz seviyesinden başlayıp dağların 3000-3500 m yükseltilerine kadar çıkabilmektedir(Ardos, 1984; İnandık, 1962; Pekcan, 1999; Zeybek, 2011).

Türkiye’de karstik alanlardan halihazırda birçok yerleşmenin içme suyu ihtiyacı karşılanmakta, başta boksit olmak üzere birçok yer altı kaynağı çıkarılmakta, tarımda, inşaat sektöründe, yol yapımında vs. yararlanılmaktadır. Fakat, ülkemizdeki karstik alanların hemen tamamı karstik ortamın bozulmasını engelleyecek önlemler alınmaksızın kullanılmaktadır. Sonuçta, başta kirlilik olma üzere, çevre tahribatı karstik sahaları tehdit etmekte, buralardan yararlanılabilirlik ömrünün kısalmasına yol açmaktadır. Kirletici kaynaklar arasında insan faktörü asıl rolü oynamaktadır. Çünkü, mesken ve sanayi atıkları büyük yerleşmeler yakınında doğrudan veya akarsular yoluyla, yoğun tarım yapılan alanların çevresindeki karstik sahalarda ise kimyasal ilaç ve gübrelerle gelen kirlilik dikkat çekicidir (İnandık, 1962; Pekcan, 1999; Zeybek, 2011).

Ülkemiz Paleolitik’ten bu yana gittikçe yoğunlaşan bir tarzda yerleşmeye sahne olmuştur. Bu yüzden, binlerce yıldır topraklarımızın tamamı, bu arada karstik alanlar insan müdahalesine maruz kalmıştır. Kuşkusuz bu etki daha çok doğal çevre bu arada karstik alanlar aleyhine gerçekleşmiştir (GÜNEYSU vd., 1996; HOSGOREN & MY, 1973). Çünkü, geçmişten günümüze karstik alanlardan tarım, madencilik, inşaat ve turizm sektöründe, içme suyu sağlanmasında vb. yararlanılmaktadır. Fakat, ülkemizdeki karstik alanların hemen tamamı herhangi bir plânlama ve koruma olmaksızın kullanılmaktadır. Sonuçta, karstik alanların kendilerine özgü ekosistemi zarar görmekte, buralardan yararlanılabilirlik ömrü kısalmaktadır. Bu yüzden, öncelikle karstik alanlarla ilgili bilimsel verilere dayalı plânlamalar yapılmalı ve uygulanmalıdır. Karstik saha ve şekillere zarar verecek etkinliklerin önüne geçilmelidir (İnandık, 1962; Pekcan, 1999; Zeybek, 2011).

SONUÇ

Ülkemiz karstik aşınım şekilleri bakımından oldukça zengindir. Bu yapılar yeraltı kaynaklarının çıkarılması (içme suyu, bazı madenler vs.), inşaat, yol yapımı ve tarım gibi birçok alan için katkıda bulunmaktadır. Fiziki bir güzellik olmasının yanında bu gibi çok kritik yararları olan bu coğrafik yapıların korunmasında gerekli tedbirleri hem devlet hem millet yani birey bazında almamız gerekmektedir.

KAYNAKÇA

  • Akkuş, A. (1998). Genel fiziki coğrafya. Nobel Yayın Dağıtım.
  • AKKUŞ, A., & MEYDAN, A. (2013). SOSYAL BİLGİLER ÖĞRETİMİNDE TARİHİ VE COĞRAFİ MEKÂN UYGULAMALARININ DEĞERLENDİRİLMESİ1.
  • Ardos, M. (1984). Türkiye ovalarının jeomorfolojisi (C. 2). İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi.
  • Atalay, İ. (1982). Türkiye jeomorfolojisine giriş. Ege Üniversitesi Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Yayınları.
  • Doğanay, H. (2003). Coğrafya’ya Giriş-1: Genel ve Fiziki Coğrafya. Aktif yayınevi.
  • Doğanay, H., & Sever, R. (2011). Genel ve fiziki coğrafya.
  • Erinç, S. (1971). Jeomorfoloji II, Genişletilmiş 2. Baskı. İstanbul: İstanbul Üniversitesi.
  • Gündoğan, N. (2018). Karstik topoğrafyanın öğretilmesindekavram haritası ve modellerin kullanılmasının öğrenci başarısına etkisi. Necmettin Erbakan Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü.
  • GÜNEYSU, A., OZANER, F., & Erkal, T. (1996). Ölüdeniz Lagünü (Fethiye) yakın çevresinin jeomorfolojisi ve karst ortamının özellikleri. Türk Coğrafya Dergisi, 31, 305–312.
  • HOSGOREN, M. Y., & MY, H. (1973). ARDIC YAYLA MEVKII-CAMIMAKTAI TEPE-CUKUROLUK TEPE-TASYATAK TEPE (DOMANIC DAGLARI) ARASINDA YER ALAN KARSTIK SAHA VE SEKILLER HAKKINDA.
  • İnandık, H. (1962). Karst Morfolojisi. İstanbul: Baha Matbaası.
  • KORKMAZ, H., KARABULUT, M., & KARATAŞ, A. G. A. (2012). TEKİR-GÖKSUN (KAHRAMANMARAŞ) ARASINDAKİ KARSTİK ŞEKİLLER.
  • Pekcan, N. (1999). Karst Jeomorfolojisi, Filiz Kitabevi, 2. Baskı, İstanbul.
  • Pınar, A., & Akdağ, H. (2012). Sosyal bilgiler öğretmen adaylarının iklim, rüzgâr, sıcaklık, yağış, erozyon, ekoloji ve harita kavramlarını anlama düzeyi. İlköğretim Online, 11(2), 530–542.
  • Sanır, F. (2000). Coğrafya Terimleri Sözlüğü. Gazi Kitabevi, Ankara.
  • Zeybek, H. İ. (2011). TÜRKİYE’DE KARSTİK ALANLARIN KORUNMA GEREKLİLİĞİ VE ALINABİLECEK BAZI ÖNLEMLER/The Necessity of Protection of Karstic Areas in Turkey and Some Possible Precautions. Doğu Coğrafya Dergisi, 9(11).