Etiket Arşivi Sezai karakoç

İslâmın Dirilişi – Sezai Karakoç

Kitap, Nisan 1966 – Mart 1967 tarih aralığında Diriliş Dergisi’nde Sezai Karakoç’un Diriliş imzasıyla yayınladığı başyazılardan oluşmaktadır. Ben üzerinde belirli bir süre geçmiş yazıları okumayı seviyorum. Çünkü bu yazıların günümüzü ne kadar öngörebildiği benim adıma merak konusudur. Üzerinden 50 sene geçmiş yazılardan oluşan bu kitabı okudukça Sezai Karakoç’a olan hayranlığım arttı. Kitapta islam ve islamın yeniden dirilişi adına tefekkür edilmiş, nelerin yapılması gerektiği anlatılmış. Aklıma ilk gelen tespit mesela Rusya ile ilgili. Sezai Karakoç Batı, Amerika derken, o yıllarda sovyet rejimi ile yönetilen ülke Rusya için batı olarak söz ediyor bir nevi. Başka bir deyişle sovyet rejiminin yıkılacağını o yıllardan öngörebilmiş.

Sezai Karakoç bu kitapta dünyayı coğrafik olarak üçe ayırmış tabiri caizse. Bunlar; Doğu (Çin (Çin’in zihniyet olarak Avrupa’dan bir farkı yoktur. Aslında Avrupa grubuna yazılmalıdır) ve Türkiye de dahil olmak üzere diğer doğu ülkeleri), Avrupa (Batı – Avrupa ve Amerika) ve Afrika (Kuzey Afrika haricinde diğer Afrika ülkeleri). İslamın dirilişi Doğu’nun kendine gelmesi, Afrika’nın uyanması ve kendini bulması ile Doğu ile Afrika’nın Avrupa’daki zihniyeti yıkmasıyla olacaktır. Tabi bu yorumlar saf Sezai Karakoç yorumları değil onun yazdıklarıyla benim yaptığım çıkarımlardır ve ona göre değerlendirilmelidir.

Bu kitap bir kere okunup kenara atılacak bir kitap değil; kenara koyulacak, altı çizilecek, defalarda okunacak netice itibariyle de rehber olacak bir kitaptır. Kitabın içerisindeki yazılar iki ana grupta sınıflandırılmış. Bunlar İslamın Dirilişi ve İslamın çağrısıdır. Aşağıda bu sınıflar ve içerisindeki yazı başlıkları verilmiştir.

İslamın Dirilişi

  • İslamın Dirilişinde Avrupa’nın Durumu
  • İslamın Dirilişinde Asya ve Afrika’nın Durumu
  • İslamın Dirilişinde İslam Dünyası’nın Durumu
  • Düşüncede Diriliş
  • İnanışta Diriliş
  • Edebiyat ve Sanatta Diriliş
  • Aksiyonda Diriliş

İslamın Çağrısı

  • İnsana Çağrı
  • Müslümana Çağrı
  • Yahudiye Çağrı
  • Hıristiyana Çağrı
  • Doğululara ve Afrikalılara Çağrı
  • Din ve Tanrıtanımazlara Çağrı
(30.04.2019 tarihinden itibaren toplam 27 kez, bugün 1 kez ziyaret edildi. )

Yedi Güzel Adam – Cahit Zarifoğlu

Şiirdeki 7 kişinin aşağıdaki kişiler olduğu düşünülüyor.

  • Sezai Karakoç
  • Nuri Pakdil
  • Mehmet Akif İnan
  • Erdem Bayazıt
  • Alaaddin Özdenören
  • Rasim Özdenören
  • Cahit Zarifoğlu

Şiirin VI. bölümüne kadar olan ilk kısmı Cahit Zarifoğlu’nun Yedi Güzel Adam isimli kitabında, VI. bölümü ise Menziller isimki kitabında yayınlanmış, aşağıda beraberce verilmiştir.

      I

Bu insanlar dev midir
Yatak görmemiş gövde midir

Bir yara açar boyunlarında
Kolkola durup bağırdıklarında

     -Yar kurbanın olam
      Dağlar önüme durmuş
      Ki dağlanam

Çekip pırıl pırıl mavzerler çıkardılar oyluk etlerinden
Durdular ite çakala karşı yarin kapısında

1.
Yedi adam biri bir gün
      bir kan gördü
      gereğini belledi
      yari alsa koynuna
Ayırmaz kanı yanından

Beyaz haberlerim var kardeşlerim
     -Bir güzel ince gelin
      Kabartır göğsünü toz duman içinde
      gelinliği durur çıkartıp bıraktığı yerde
      İçerlerden bir taşlı tarladan
      Kaynayan nehrin gözünde
      unutmuş gelin alınlığını
      Avuçları sıcacık yumulu beline dayalı
      Kalın bilekli badem topuklu
      Seyirtir o ince gelin
      g r e v l i'lere şifalar götürmek için

Beyaz haberlerim var kardeşlerim
     -Gölgesiz meydanlara
      aklı yağmalayanlar arasından
      yayılırsa karanlık fısıltılar
      Ya da güzel dışlı yapay çiçekleri
      Muhtemel bir genç kızın
      Başına atılırsa

Yedi adamdan biri
Bir gün bir kan göreni
Kabukları soyulmuş
Taze devrilmiş bir ağaç gibi
Çeker çıkarır kendi kadınlarından
Fırlar yataklarından tatlı uykudan
Çıplak çıkarır kendi kadınlarından
Fırlar yataklarından tatlı uykudan
Çıplak yalın ve güzel adaleli
O er alarak
Seğirtir danseder gibi
-Önce sağlam olmalı arkam
O ince gelin
Belirir hemen ardında erin
1000 yıl durmadan en atmış bir çınar gibi

G i d i y o r dansöz gibi
Yere ve göğe açık avucunda o kan
      O işlem onda güvercin ve sevap
      Onlarda en ağrımalı yara
Ve yollanıyor o güvercin onlara
Güvercin değişiyor gittikçe ondan
Güvercin değişiyor vardıkça onlara
+ ve aman ne uzun sürüyor bir düşman öldürmek+ 

Yedi adam artık bir kan göreni
Varıyor dengede
Kuğu gibi sarkıyor onlara
      akıyor onlara
      şiirler söylüyor ve mısralarında
      işlek çelik kümeleri
      ve kalkıyor her bir ulaşmasında
      iki yanında sülüs ve yay gibi
      bir vuruşta öldüren elleri
     -Karanfil serpercesine
      Bir kez daha vurdum ya Allah diye açtığım yaralara

     -Güzelin düşmanı güzel olur
      Güzelin yari güzel olur

O varıyor tüm meydanlara
Kanı okşayarak ve kabartarak

      Kanı okşa ve kabart
      Ve sonra sabah kahvaltısında
      İçinden geçirmekle varsın sofrana
      Çocuklarımızın ellerinde büyüyen gagalı şeylerin
      Tanrının buyruğu ile ortaya çıkarttığı
      Gürbüz bir yumurta

      II.

Yedi adam biri bir gün
      bir aşk gördü
      gereğini belledi
      ölüm girse koynuna
Ayırmaz aşkı yanından

Beyaz haberlerim oluşuyor kardeşlerim

Daha ne kadar saklanabilirdik seninle: 
Yaylalardan nasıl geçtik
Çobanlara yetişemedik ama uzaktan
zahmetsiz ve hiç kimseye değil gibi konuşan ağızlardan
Ne bilge sözler dinledik
Sığındığımız
Ve içinde saçlarımız göle girmiş ıslanan
O dev O kabul eden O izin veren mağaralar
Yine açık yine buyur’lu
Çekildi üstümüzden. -Çalıların
Bilen duruşlarıyla karşılaşırdık koşuşurken gizlilere

Güneşi tez gördük dağlarda
Ormanın ay çiçeği gibi uyanan hayvanlarıyla
İlk iş gövdemizin acıktığını anlamak oldu
Gittik kokladık ekmeğimizi tarlalarda

O gün gezdim seni ellerimle
Söyledin: Geniş vuruyor yüreğin

Ülkeye tez giden ayaklarımla varıyorum
Kanım temizliği seven bir kolla atılıyor durmadan
Yıkanmış güneşte yeni kurumuş çarşaflar gibi
Serin ve ürpertici gövden
Yaklaşmaktasın ve / çok yakınıma taşıdığın / güller
Sana canı gönülden âşık oldum meleğim
Kollarına gümüş bilezikler düşündüm
Dostlar buldukça onlara
Kalın kaşlarını övdüm 
Güzeldin
Gövden gerilmiş devinmekteydi
Bir tabloda gibi her bakmaya değişen
Karanlık anlamlardan arınan yüzünle
Hakkı verilmiş
Zehirleri alınmış kazanlarda
Demirle birlikte çeliğe koşmaktaydın
Ve döllenmekteydin mengenelerle kucaklanarak

İşçi eğilir bükülür ve doğrulur
Köylü bükülür doğrulur eğilirken
İnsan iyi maden kuyumcuda

Güzeldin / Gövden
Yeni bir iklim gibi yayılmaktaydı karalara
Ağaçlar, kırdaki hayvanlar kasabadaki insanlarca
İşte davetliydin
Acıktık bıçaklarına kanımızı gütmekteymişin gibi
Gelip acı sözlerin için
Bir çekmece koydun yaralarımıza

Ve ellerin uçuşan yapraklar gibi
Birden
Nasıl yalnız olduğumuzu anladım
Kimseler yoktu ikimizden başka birbirine bakan

Susuyor sessizce
Aşkla ilerliyorum
Milletim bileniyorum
Devirmeye
Devirmeye safrası beynimi üleşen
Elleri karımın üstünde birleşenleri

Bundan böyle yekinmeye hevesli yüreğim
/sanatsever halkımıza duyurulur/
Aklım eski izlerde şimdi
İz demek
Bir geniş
Bir kendine dönük bir en ileriye
Yol demek

Usulca kalkıp gidene: Dur
Ki çevrileceksin

Toydun cesurdun
Gençtin atıldın
Bilmezdin atıldın
Kabuğu oydun oydun
Kabukta kaldın

Sis iner örter mermeri
ağacı binayı

Sis kalkar kalkmaz
Görünür mermer
Ağaç ve dev 
Bu adamlar dev midir
Yatak özlemez gövde midir
Gül açar boyunlarında
Kolkola durup bağırdıklarında
Bomba düşmüş gibi deprenir toprak
Konuştuklarında
     -Yar kurbanın olam
      dola yaşmağını bileğime
      Ki düşmanı güzel vuram

Çekip mavzerler çıkardılar oyluk etlerinden
Durdular ite çakala karşı yarin kapısında

      III

Yedi adam biri bir gün
      bir yar gördü
      gereğini belledi
      yari alsa koynuna
Ayırmaz yari yanından

Alev gerekli kentliye
Bu ısıtma devleri kente
      bir an önce inmeli oğlum

/bütün gün badem çırptım
üzümün tehini armudun çürüğünü ayıkladım
uykuya geç vardım
yatağın içine elimi daha yeni koydum
rahatıma doymadım ama.../

ÜMMETİ GÖZETMEN GEREKLİ
Ben seni beyaz haber ustası
Olasın DİYE boğmadım -DOĞURDUM

Beyaz haberlerim için hazır olun kardeşlerim

Anam su döküyor ellerime
Bedenim hızla kaçıyor
Gözlerime toprak atan uykudan
Suyu çarptıkça yüzüme ve gözlerim yalnız
Yanıyorlar

Yemi torbanın dibine gelince beygir
İri saman saplarının arasından
İri etli dudaklarına
Küçük zor bulunan arpaları topluyor

Bir parça daha yükselen
Bir parça küçülen
Bir parça daha uzak duran yıldız
Beygir ve yanında duran semeri
Evin gerisinde yığınla odun- badem dalları
Ve kuru alıç kökleri
Ve ben o zaman bilmezdim halka
Ateş gerektiği
Çalışır gün boyu koru ağaçları devirir
Badem çırpar budardım yaban çalıları

Gün tepeme değsin öğleye durayım

Gün tepene değsin öğleye durasın
Kökleri hem derinleri hem sığları sarmış
Durmaksızın nimet devşiren
Ceviz ağacının altında.-
Öğleye durmayı
Hiç düşündüm mü ağaç neden havyan değil: 
Çünkü kan'dır hayvan
Damardır ağaç

O ceviz ağacının altında
Dallarına ve köklerine
Bir öz su damarı gibi bağlanarak
Onlar ve ağaçlar
Toprak ve kalbinden doyurduğu hayvanlar
İşitmişler bakın onlarla
Onlar ve yapraklar
Geniş bir ağızla üfürülüyormuş gibi kımıldamaya başladılar

Onlar ve tüfeğimi doğrulttuğum kuşlar
Şimdi öldürme vaktim değil

Başına omuzlarıma konun
Dudaklarımdan ve kalbimden dinleyin
/işte bakın ekmek böyle tutulur/
Öğleye durarak bağlıyorum bu tepeleri
O tepelere

Eğlenme doğada - kentte bu gece ışıklar yanmadı
Damlardan
Çorba dumanı yükselmemekte
Yufka ekmeği
Toprak ve ağaç kokulu ellerimle
/ işte bakın ekmek böyle tutulur/
Şu en artist
Ve lokmayı taşıyan parmakların ucunda
Pıt pıt bir damar gibi atan
Yemin ve billah
Sıcak bulgur aşının kalbidir

Dedim çünkü kalk
Yoksa sütüm helal olamaz

Düşündüm sol kolları kesik insanların 
Ne denli mahir olduklarını sağ kollarında
Beyaz haberlerim için toplanan kardeşlerim

-Adım Mustafa ve Niyazi ve Abdurrahman
Kafkas yaylalarında çadırlarımın
Sürülerimin ocak taşlarımın
İzleri vardır/doğup yürümeye başlayınca
Çıplak basmıştım toprağa/

Yine de ana'vâzın duymasam hiç uyanmam
Bedenim öylesine yorgun babam öylesine ölü
Ölü gibi kımıldamıyor dedem
Sini belli kendi belli değil
Ne bir hak torunlarında ne yaşayan bir arzusu

Ellerim yumruk dizlerimin arasında (tam üç yüz yıl)
Etim etimin sızını alsın diye

Kalk çünkü sabah yıldızı
Bir mızrak boyu yükseldi
+ iri ve zeki
uçları nemli bir göz gibi +

      IV

Yedi adam biri bir gün
      bir bela gördü 
      gereğini belledi
Yalvarsa evleri harap kadınlar
      ve ağlayan birkaç çocuk
Kamalar salınsa karnına 
      ayrılmaz belalı yanından

Haberlerime kulak asmayıp-Duymadık
Demeyesiniz kardeşlerim

Ülkem bugün
Yariyle buluşmuş gizlilerde
Tepeden tırnağa yeni yıkanmış
Ve örtüler içinde
Göz kapakları kale kapıları
Gibi örtülü
Yassı gözlü kabarık alınlı
Kalbine ve beline zengin
Düzgün bedenli bol saçlı erkekler gibi

Ülkem 
Tepeden eteğe yıkanmak için
Aşıdan sonra paklanan
Ovalara yayılmış kadınlar
Evi uçsuz bir yol gibi bekleyen
Yavruya yerinde bekleten
O kadınlar gibi ülkem

-Yürürüm bayırlarda
Gücüm ne merkezde tartmak için
Kulak verir
Dinlerim ağacı

Geçerken beton döşeli apartman kaykılı toprakta
Sesim nasıl etkili yoklamak için
Durdurur sorarım kentliyi
Ne haber böyle: 
Nereye:

Bela üreten elim
Nasıl davranır belalar içinde
Sınamak için
Uzanır okşarım saçlarını ey yarim
Bakarım hoyrat ve âşık ellerime

Bir gün sapsarı kesildim
Öyle bir tabiat vardı ki gövdemde
İnsanları görmezdim bile yanımdan
Bir hava bulutu gibi geçerlerdi
İçimden 
Gidip dağlara
Kafa tutmak gelirdi

Bir gün ben
İri ve kaslı gövdem
Sapsarı kesildim
Hali harap bir dev çıktı önüme
Gözlerini öyle açtı ki yüzüme ve ağlamış
Sonra söyleştik

Bu bir nöbet devriydi kardeşlerim

Bizimle aşkta olanların
Eline su döksünler
Çadırlarının önüne o küçücük
Kilimleri sersinler

      V

Yedi güzel adam
Biri bir gün bir dağ gördü
Gereğini belledi.
Ki o dağ
Ağaçsız ve yalnız
Gökte alıp veriyordu.
Rüzgârla ürperir gibi olurdu
Beygirin derisi nasıl ürperirse boydan boya
Dokununca.
Yılanla akreple kertenkele
Tavşan keklik kurtla
Onlarla
Hayvanlarla kımıldanırdı

Dağ bu 
Serpilmiş atılmış yer kapmış
Başa kurulmuş. Böbürlenmeden iri kendiliğinden koca

Dağ bu
Devir, söz gelsin, kervan devri
Eteğinde ipek yolu zencefil yolu
Kara ve beyaz yolu zenci. Develer
İçerek karınlarından tüylerinden geçirerek
Dağı yiyerek, söz gelsin, beslenirlerdi

Dağ bu
Devir kuş devri
Geçerdi kartal

İşte o kartal
Renksiz ısı vermeden
Ürkmeden ürkütmeden
Kendinden geçerek süzülür
Dikine batar dikine çıkar
Coştumu
Vurur kendini dağa - ölürdü parçalanarak

Dağ bu
Devir aslan devri
Yer yer toplaşarak
Erkekli dişili
Sık sık oynaşarak

Devir insan devri
Geçti geçti
İnsan geçti
Et geçti kan geçti
Göz geçti
Gelenler
Yeni gelen yeniden sonradan gelen
Geçti geçti

Dağ bu 
Yılanla kımıldanırdı
Yılanla kımıldanırdı

Yedi güzel adamdan biri
Bir gün bir dağ göreni
Durdu sevmeden bilmeden devinirken 
Durdu durdu seyreyledi

Sordu: 
dağ nicesin
günde mi gecede misin
geçmişte şimdide
yoksa gelecek bir düşte misin

Dağ serpildi
Atıldı yeniden yer tuttu
İlk kez yılanla kıpırdanmadı

Gözü görür görmez
Dağa göçtü güzel adam
Eteğinden yukarıya üç gün
Yürüdü. Bir yılda dolandı
Çevresini. Eğlenerek kayalarda geceleri
Yürüdü günde ve bir kuş gibi
Görerek de

Durmadan dolandı dağın çevrisini
Artık dağ yılanla kımıldamadı
Kımıldardı onunla

Hırçındı adam hep hırsla
Yaralıymışça inlerdi
Yüzü durgun gözler duru berrak
Hırslanırdı ayağıyla- avuçlarından ter akar
Omuzlarını burardı.

Ola ki anlatsa dağ
Der hırcındı adam ince bilekli 
Azgın topuklu
İnce uzun parmaklı karınsız
Karşı koyan omuzlu
Yerken güzel yer doymadan kalkar
Oturarak ve hayvanlarda bile
Gizlenerek işerdi

Adam hırçındı-saçları uysal akardı
Rüzgârla akardı
Esinti olmadan zaten akmaktaydı
Uzun boylu değildi
Ama kendinden uzunu yoktu - yalnızdı

Geçince önünden
Mağaralardan kuş tavşan kurt yavrusu
Dağa vururlardı
Serçe tohum düşürürdü ağzından
Tavşan yeşerince onu
Yerdi kökünden

Ot üremedi
Ağaç üremedi

Dağ ağaçsız ve yalnızca
Gökte alıp veriyordu
Adam küçük bir kaya düzlüğünde
Toprakta mağra içinde mağra kapısında
Kaynak başında kuru yamaçta
Dururdu 
Eğilip alnını
Yaydıkça yere iki elinin arasına
Göksü çatırdayarak eğilir
Parçalanarak doğruldukça
Dağ cezbelenir
En yüksek zirvesini kayalı alnını
Yamaçlar yamaçlara yayılan yüzünü
Adam eğilip koydukça yüzünü toprağa
Eğilip koyacak yer arardı

Dağ cezbelenince
Doğrulup eğildikçe
Ovaya bir anda
Kentler serilir
Yollar fabrika çevrekleri bentler

Yedi adamdan biri
Bir gün bir dağ göreni
Yeni bir soluk çekti içine
Değişti aynı kalarak
İndi kente
Dağıyla
Esen başı

Serin başı geniş kollarıyla
Gözleri yüzünü kaplayacak gibi büyüyerek
Ve şakaklarında
Avuçlarının arasında güçlükle tuttuğu
Bir şey duruyordu

Yedi adamdan bir dağ göreni
Buyruğu dağa diyeni
Dağdan buyrukla kente ineni
Suları yürüyerek geçeni
Çekip mavzerini çıkardı oyluk etinden
Durdu yarin kapısında
__________________________________________
VI 

Yedi güzel adam 
      biri bir gün 
      bir sofra gördü 
      gereğini belledi 

Sağdan soldan
      hoşça davetler gül kuyusu etler 
      mevkiler 
      sözümona kadın 
            entrika 
            tehdit 
      teklif pof pof 
            kazanç 
            savaş 
      tümü ölüm işaretleri 
O ayrılmaz sofrasından. 

Yedi güzel adamdan biri 
Bir gün bir sofra göreni 
Diğer kardeşleri gibi 
      tanrı adıyla başlansın cömertliğe 
      misillu 
      bir sözle 
      nalbantyani bıyıklarını çekerek 
      çöker 

Mavi bir yemekle başlardı 
                  bir kaçış 
      belleğime vur benim 
      az'ı vur debelensin 
      bir at ansanblesini 
      şaha kalkmışlığın psikodinamiğinden vurarak 
çocuk avuçlarında tablolar 
yalın kılıç ve ünleme isteği 
      ile 
      soy bir yanımı 
      uzat mahzenlerdeki ses bloklarının içine 
      hoyratken 
      ellerim birer oymak bir göçebelik 
            kız kazımağı 
            daha bayıltıcısı olmadı iliklerimde 
      Ha ben ha varlık göçmeni kalbimin şuuru 
            ağaçları dereye fırlatıtırır yamaca 
            bilinçle ürküp 
            evciliklerden 

Gün - gün Gün - gün 
Yar bu obada 
                  evinde 
                  bir laleler içinde 
      döşeğine ve uşkusuna 
      binilişine ve ekmeğine rahat 
      ulu önder mübareki 
tasasız ve yavrusundan emin 
      iken 

Yedi adam her biri 
obalarda 
      bal kutusu kayalarağzında 
toprağın 
      al suyu al tohumu 
      ya hak 
      insana doğru 
kıvrımları kokuları 
yükselir uçuşurken 
herbiri bir bezirgan oku 
bir kervan koruyanı 
Her biri 
bir yedi güzel adam bahadırı 
beyi ya kılıççısı 
      olarak dolanırlar iken 
obalarda 
kentlerde 
bahçelerde 
evağızlarında 

      Bir gün bir sofra gören yiğit 
      bir kadın dövdü 
      elini bin tövbeyle yıkadı 

      Senin adınla başlarım ekmeğe 
      Senin izninle varsak yarenliğe 
      Dostluk olup yardan dostluk görerek 
      Göçer sözümüz dörtbaşlı ejdere 

Bir gün bir sofra gören yiğit 
Bir günah sevdi 
Belini bin tövbeyle yıkadı 

      Senin adınla... 
      Senin izinle... 
      Dostluk olup... 
      Geçer sözümüz... 

Gün - gün Gün - gün 
Onlar o oada bu obada 
Kan dolaşımı soluk hızlanışı safalarında 
      yavaşlayıp duran tunç kaplar 
      parmak uçlarında bakır oyukları 
      aşk var 
      ak bir mermer damarı yarıldı 
      toprağın derininde 
      üstünde 
      kızını ve oğlunu avutuyordu 
Tayları deli dolu genç yalaz 
Engin otluklarda 
Bir milyar koyun keçi manda mecik 
Uzaklaşıp sırlı başlardan 
      başıboş ve görevsiz 
Çepeçevre sohbete oturmuş gibi 
Dana irisi köpeklere 
      doğru 
      kuşku duymadan yaklaşarak 
      azgın dişleyicilerin önünden 
      bilmecesiz 
      bir köylü kalabalığı tavrıyla 
      geçerek 

Sevgili anneciğim 
Kemiğim 

Uyanınca dağın bayrağını açarlar: ova 
Güneş yine aynı eğriden görünür 
ve sofralar binlerce 
      esenlik dolu kızlarla serilir 
     - ne de kuşlar sabırsızlanır - 
      Çocuklar 
      Anne 
Ve peşlerinde 
      Uykunun ve yatağın çiçekleriyle 
      Süzülüp gelen yaşlılar 

Sofranın eteklerinde 
Çok oldu renk yollarını 
Çatı kirişlerini 
Değirmenin taşlarını 
Onaran kişiler 
Bileklerinde beylikleri 
Sular geçirip ağızlarından 
Seyirttiler 
Onun sabah sofrasına 

Sevgili dostum 
etim
CAHİT ZARİFOĞLU
(30.04.2019 tarihinden itibaren toplam 28 kez, bugün 1 kez ziyaret edildi. )

SÜRGÜN ÜLKEDEN BAŞKENTLER BAŞKENTİNE

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim
Güneşi bahardan koparıp
Aşkın bu en onulmazından koparıp
Bir tuz bulutu gibi
Savuran yüreğime
Ah uzatma dünya sürgünümü benim
Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil
Ayaklarımdan belli
Lambalar eğri
Aynalar akrep meleği
Zaman çarpılmış atın son hayali
Ev miras değil mirasın hayaleti
Ey gönlümün doğurduğu
Büyüttüğü emzirdiği
Kuş tüyünden
Ve kuş sütünden
Geceler ve gündüzlerde
İnsanlığa anıt gibi yükselttiği
Sevgili 
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin Belkis'in
Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikârsın sen bellisin.
Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için
Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
Ey gönüllerin en yumuşağı en derini
Sevgili 
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

Yıllar geçti sapan ölümsüz iz bıraktı toprakta
Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında
Çatı katlarında bodrum katlarında
Gölgelendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba
Hep Kanlıca'da Emirgân'da
Kandilli'nin kurşunî şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında
Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Ey çağdaş Kudüs (Meryem)
Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
Sevgili 
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında
Köle gibi satıldım pazarlar pazarında
Güneşin sarardığını gördüm Konstantin duvarında
Senin hayallerinle yandım düşlerin civarında
Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında
Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda
Verilmemiş hesapların korkusuyla
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Sevgili 
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yâr vardır
Yoktan da vardan da öte bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır

Sevgili 
En sevgili
Ey sevgili
SEZAİ KARAKOÇ
No visits yet

MONA ROZA

Mona Rosa, siyah güller, ak güller;
Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister;
Ah, senin yüzünden kana batacak,
Monna Rosa, siyah güller ak güller!

Ulur aya karşı kirli çakallar,
Bakar ürkek ürkek tavşanlar dağa.
Mona Rosa bugün bende bir hal var,
Yağmur iğri iğri düşer toprağa,
Ulur aya karşı kirli çakallar.

Açma pencereni, perdeleri çek;
Mona Rosa, seni görmemeliyim.
Bir bakışın ölmeme için yetecek;
Anla Monna Rosa ben öteliyim…
Açma pencereni perdeleri çek.

Zeytin ağacının karanlığıdır
Elindeki elma ile başlayan…
Bir yakut yüzükte aydınlanan sır,
Sıcak ve minnacık yüzündeki kan,
Zeytin ağacının karanlığıdır.

Zambaklar en ıssız yerlerde açar,
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,
Işıksız ruhumu sallarda durur,
Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

Ellerin, ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi…
Ellerinden belli olur bir kadın.
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin, ellerin ve parmakların.

Zaman çok çabuk geçiyor Monna;
Saat on ikidir, söndü lambalar.
Uyu da turnalar gelsin rüyana,
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar;
Zaman çok çabuk geçiyor Monn

Akşamları gelir incir kuşları,
Konarlar bahçemin incirlerine;
Kiminin rengi ak kiminin rengi sarı.
Ah, beni vursunlar bir kuş yerine!
Akşamları gelir incir kuşları.

Ki ben, Mona Rosa, bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında.
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar… su kenarında
Ki ben, Mona Rosa, bulurum seni

Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa;
Henüz dinlemedin benden türküler.
Benim aşkım uymaz öyle her saza,
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler…
Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.

Artık inan bana muhacir kızı,
Dinle ve kabul et itirafımı.
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı,
Artık inan bana muhacir kızı.

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak,
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.
Bir gün gözlerimin ta içine bak;
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış,
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak.

Altın bilezikler, o korkulu ten,
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne;
Bir tüy ki, can verir bir gülümsemen,
Bir tüy ki, kapalı geceye güne;
Altın bilezikler, o korkulu ten.

Mona Rosa, siyah güller, ak güller;
Gülcenin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister;
Ah, senin yüzünden kana batacak,
Mona Rosa, siyah güller ak güller!

Sezai Karakoç

No visits yet