Etiket arşivi: algernona çiçekler

Algernon’a Çiçekler – Daniel Keyes

Algernon’a Çiçekler: Aklın Yükü, Cehaletin Huzuru ve İnsanın Acizliği

Cehalet mutluluk mudur? Akıl, insana verilmiş bir nimet olduğu kadar acı verici bir yük de olabilir mi?

Algernon’a Çiçekler kitabını okurken zihnimde dönüp duran soruların başında bunlar vardı. Zekâ geliştikçe insanın hayatı gerçekten kolaylaşıyor mu, yoksa daha önce farkında olmadığı sorunlarla yüzleşmek zorunda kaldığı için hayatı giderek zorlaşıyor mu?

Roman henüz başlamadan, açılış sayfasında Eflatun’un Devlet adlı eserindeki mağara alegorisiyle karşılaşıyoruz. Bence bu oldukça anlamlı bir tercih. Karanlıkta yaşayan ve gölgeleri gerçek sanan insanlar, aydınlığa çıktıklarında hakikatle yüzleşmek zorunda kalıyor. Ancak hakikati görmek her zaman mutluluğu beraberinde getirmiyor. Bazen bilmek, insanın daha önce farkında bile olmadığı acıları da görünür kılıyor.

Bu alegori, aslında roman boyunca Charlie’nin yaşayacaklarının da habercisi gibi. Zekâsı geliştikçe dünyayı daha iyi anlamaya başlayan Charlie, aynı zamanda insanların gerçek yüzleriyle, geçmişiyle ve kendi varoluşuyla yüzleşiyor.

Burada insan ister istemez soruyor: Karanlıkta huzur içinde yaşamak mı, yoksa aydınlıkta acı çekmek mi?

Elbette cehaleti mutlulukla, bilgiyi de mutsuzlukla eşitlemek doğru olmaz. Ancak farkındalığın bazen ağır bir bedeli olduğu da inkâr edilemez.

Akıl yük, delilik özgürlük!

Belki biraz iddialı bir ifade ama insan bazen düşünmeden, sorgulamadan, farkında olmadan yaşamanın daha kolay olabileceğini düşünüyor. Zekâ arttıkça farkındalık, farkındalık arttıkça da insanın zihninde taşıdığı yük büyüyor olabilir mi?

Kitaptaki şu cümle bu açıdan oldukça anlamlı:

“Ama ben zekanın tek başına hiçbir anlam taşımadığını öğrendim.”

Gerçekten de zekâ tek başına ne ifade eder? İnsan çok şey bilip çok az sevebilir mi? Dünyayı anlayıp kendisini anlayamayabilir mi? Belki de insanı değerli kılan yalnızca ne kadar bildiği değil, bildikleriyle ne yaptığı ve diğer insanlara nasıl davrandığıdır.

Kitaptaki bir başka ifade de bu düşünceyi tamamlıyor:

“Zeka bir insanın sahip olabileceği en büyük lütuflardan biri… Ama ne yazık ki, bilgi arayışı sevgi arayışını kapı dışarı ediyor. Bu da benim son zamanlarda keşfettiğim şeylerden biri.”

Bilgi arayışının sevginin önüne geçmesi… Üzerinde düşünmeye değer bir mesele. İnsan zihinsel olarak geliştikçe duygusal olarak da olgunlaşıyor mu? Yoksa bazen zekâ, insanı diğer insanlardan uzaklaştıran bir duvara mı dönüşüyor?

Charlie’nin zamanla insanlara karşı sabrını kaybetmesi de bunun bir yansıması gibi:

“… ve vaktimi çalmaya yeltenen kişilere hiç sabır gösteremiyorum.”

Burada kendimize de dönüp bakmak gerekiyor. Bildiklerimiz arttıkça bilmeyenlere karşı daha mı tahammülsüz oluyoruz? Zekâmız gelişirken merhametimiz, sabrımız ve anlayışımız aynı ölçüde gelişiyor mu?

Romanın bende uyandırdığı düşünceler yalnızca zekâ ve bilgiyle sınırlı kalmadı. İnsan zihninin sınırlarını da sorguladım. Acaba zihnimiz yaşadığımız her şeyi bir yerlerde saklıyor olabilir mi? Unuttuğumuzu düşündüğümüz anılar, hisler ve deneyimler gerçekten kayboluyor mu, yoksa yalnızca onlara ulaşma yetimizi mi kaybediyoruz? Bence insan zihni, henüz tam olarak anlayamadığımız pek çok şeyi içinde barındırıyor olabilir.

Bu noktada Dolly adlı klon koyun da aklıma geldi. Bilim, yaşamın biyolojik süreçlerine müdahale edebiliyor, hatta canlıların genetik kopyalarını oluşturabiliyor. Fakat bir canlıyı biyolojik olarak yeniden üretmek, onun bilincini, hatıralarını, duygularını ve benliğini de yeniden üretmek anlamına gelir mi? Bilimin yapabildikleri ile insanın gerçekten anlayabildikleri arasında hâlâ büyük bir mesafe var.

Bütün bunlar beni insanın acizliği üzerine düşünmeye yöneltti.

İnsan, acizliği ölçüsünde mi ilahi desteğe mazhar olur?

İnsanın kendi gücünün sınırlarını fark etmesi, belki de hakiki anlamda kendisini tanımaya başlamasıdır. Zekâsına, bilgisine ve yeteneklerine güvenen insan, bunların ne kadar geçici olduğunu çoğu zaman unutuyor.

Yâsîn suresinin 68. ayeti bu açıdan oldukça düşündürücü:

“Kime uzun ömür verirsek, onu yaratılış itibariyle tersine çeviririz (gücünü ve yeteneklerini azaltırız). Hâlâ düşünmeyecekler mi?”

İnsan gençliğinde sahip olduğu gücü, hafızayı, kavrama yeteneğini ve bedensel imkânları zamanla kaybedebiliyor. Bugün bildiklerimizi yarın hatırlayamamak, bugün kolaylıkla yaptıklarımızı bir gün yapamaz hâle gelmek mümkün.

Charlie’nin yaşadıkları da tam olarak bu kırılganlığı hatırlatıyor. Zekâsındaki olağanüstü yükselişin ardından gelen gerileme, insanın sahip olduğu hiçbir yeteneğin mutlak ve kalıcı olmadığını gösteriyor.

Belki de moronuz!

Bunu bir küçümseme olarak değil, insanın kendi bilgisine gereğinden fazla güvenmesine yönelik bir sorgulama olarak söylüyorum. Bildiklerimiz, bilmediklerimizin yanında ne kadar küçük olabilir? Kendimizi çok zeki gördüğümüz bir dünyada, aslında ne kadar sınırlı bir kavrayışa sahibiz?

Benim için bu romanın en önemli çağrışımlarından biri de şu oldu: Allah’ın içerisinde bulunmadığı bir denklem yoktur.

İnsan hayatını yalnızca sebep-sonuç ilişkileriyle açıklamaya çalışsa da zaman, kader, ölüm, bilinç ve irade gibi meseleler karşısında kendi sınırlarıyla yüzleşiyor. İnsan bir şeyleri değiştirebilir, çabalayabilir, öğrenebilir; fakat her şeyi kontrol edemez.

Buradan insanın cüzî iradesi ile Allah’ın küllî iradesi arasındaki ilişkiye de uzanıyorum. İnsan tercih eder, gayret gösterir, kendi imkânları ölçüsünde hayatına yön verir. Ancak sahip olduğu imkânların, yeteneklerin ve hatta zamanın bile mutlak hâkimi değildir.

Acı gerçeklerle yüzleşmek bazen insanın dünyasını yıkabilir. Fakat belki de önemli olan bu yıkımın kendisi değil, ardından oluşan farkındalıktır. İnsan her şeyi bilemeyeceğini, her şeye gücünün yetmeyeceğini ve her şeyi kontrol edemeyeceğini kabul ettiğinde başka bir olgunluk düzeyine ulaşabilir.

Algernon’a Çiçekler, sade ve anlaşılır bir dille yazılmış bir roman. Olayların gidişatında benim açımdan büyük sürprizler yoktu. Ancak kitabın değeri de bence sürprizlerinde değil, okuru kendi hayatıyla yüzleştirebilmesinde. Her insanın kendinden bir şeyler bulabileceği, farklı yaşlarda okunduğunda farklı anlamlar kazanabilecek bir eser.

Kitabı bitirdiğimde zihnimde zekâdan çok zaman, kader, ölüm ve insanın acizliği vardı.

Belki de asıl mesele daha zeki olmak değil; sahip olduğumuz zekânın sınırlarını bilmek, bilgiyi merhametle tamamlamak ve bütün bu geçiciliğin içerisinde insan kalabilmek.

Çünkü insanın her şeyi anlamaya gücü yetmeyebilir. Ama bu, anlam arayışından vazgeçmesini gerektirmez.

NOTLAR

  • Eflatun, Devlet – karanlık, aydınlık meselesi…
  • Cehalet mutluluk mudur? Akıl acı verici olabilir mi? Zeka geliştikçe bazı konulardaki sorunlar da o derece artıyor mu?
  • Akıl yük, delilik özgürlük!
  • İnsan acizliği kadar ilahi olarak desteklenir?
  • Zihin acaba herşeyi saklıyor olabilir mi? Bence olabilir.
  • Kitap sade bir dille yazılmış, sürpriz yok. Her insan kendinden birşeyler bulabilir.
  • Allah’ın içerisinde bulunmadığı bir denklem yoktur.
  • İnsan acı gerçekleri insanın yüzüne vurarak duygusal bir yıkıma sebep oluyor ancak bu yıkım bir farkındalık oluşturmalı. İnsanın iradesinin cüzi olduğu, külli iradenin Allah olduğu çıkarımını yapabiliriz.
  • Koyun Dolly aklıma geldi mesela…
  • Yasin 68 – Kime uzun ömür verirsek, onu yaratılış itibariyle tersine çeviririz (gücünü ve yeteneklerini azaltırız). Hâlâ düşünmeyecekler mi?
  • Belki de moronuz!!!
  • Zaman, kader, ölüm…
  • “Ama ben zekanın tek başına hiçbir anlam taşımadığını öğrendim.”
  • “Zeka bir insanın sahip olabileceği en büyük lütuflardan biri… Ama ne yazık ki, bilgi arayışı sevgi arayışını kapı dışarı ediyor. Bu da benim son zamanlarda keşfettiğim şeylerden biri.”
  • “… ve vaktimi çalmaya yeltenen kişilere hiç sabır gösteremiyorum.”