Yazar arşivleri: Nuh Azgınoğlu

Zeynel Abidin

Zeynel Abidin 750/1349 yılında Medine’de doğmuştur. Babası Ahmed Şemseddin Efendi (ö:771/1369), anası Şerife Sadi’dir. Hz. Ali’nin 29. kuşaktan torunudur. Çocukluk ve gençliği Medine’de geçmiş; babasının ölümü üzerine çıktığı yolculuk sonrasında 800/1397 tarihinde Kayseri’ye gelmiştir. Soyu şeyh Rufai’ye, 29. kuşakta Hz. Fatıma’ya dayanır. Zeynel Abidin Türbesi, Kale’nin doğusunda, ok burcunun yanında, yol kenarındaki tarihi binadır. İsmini içinde yatan Zeynel Abidin’den alır.

Onun Kayseri’yi, Kayserililerin onu sevmesi sonucunda, kendisine ev ve tekke tahsis edilir, Kayseri’ye yerleşir. Yine soyu Rufai’ye dayanan ve Kayseri’de kalan Seyyid Ahmed Burhaneddin’in kızı Şerife Fatıma ile evlenir. Ahmed, Musa ve Eyyub adında üç oğlu dünyaya gelir. 817/1444 yılında, Kayseri’de vefat eder. Böylece 17 yıl boyunca halkın eğitim/ öğretimiyle uğraşmış olur.

Kayseri’ye gelişi, kalışı Kadı Burhaneddin dönemi; ölümü ise Kayseri’nin Karamanoğulları’na bağlı olduğu bir dönemdir. Halk kendisini çok sevdiği için mezarını ziyaret eder, bununla da yetinmeyip üstüne türbe bina ederler.

Son Mevlevi şeyhlerinden Ahmed Remzi Akyürek (ö:1944), Zeynel Abidin Hazretleri’nin hayatını “Mir’at-ı Zeynel Abidin” adıyla, manzum olarak hikaye eder.

Zeynel Abidin’in yaşadığı dönem Kayseri, Ankara sancağına bağlıdır. Kayseri valisi ise Mehmed Nazım Paşa’dır. (ö:1926) Ankara Valisi Abidin Paşa’nın (ö:1908) emriyle Vakıflar tarafından, 1303/1886 yılında yeniden yaptırılır.

Pencere üstlerine yazılan beyitler, zamanın Kayseri Kadısı Mehmed Fevzi Efendi tarafından yazılmıştır. Edirne Müftüsü olarak bilinir. Seyyid Burhaneddin Türbesi’nden önce olmakla birlikte aynı dönemde ve benzer şekilde yapılmıştır. O dönemde mezarı Rufai Tekkesi’ne yakın olup çevresi mezarlıktır.

Cumhuriyet döneminde, türbenin “spor salonu” olarak kullanılmasına karar verilmesi üzerine, müftü Hacı Hüseyin Aksakal (ö:1952) tarafından (15 Mart–1950) Zeynel Abidin Hazretleri’nin naaşı Seyyid Burhaneddin Türbesi’ne taşınmıştır.12 Daha sonra bu bina 1970’li yıllarda İl Halk Kütüphanesinin ödünç kitap verme yeri olarak kullanılıyordu. Ben de o yıllarda kütüphanenin üyesiydim. 1994 yılında tekrar türbe görevine döndürüldü. Çevresindeki binalar yıkılıp meydanın ortaya çıktığı 2003 yılında ise esaslı bir şekilde restore edildi.

Hasılı Kayseri’nin sembol şahitlerinden biri olan ve “İmam Sultan” olarak bilinen Zeynel Abidin Peygamberimizin torunudur. Tasavvuf geleneğinden gelen eğitimciler söz sultanıdırlar. Söylediklerini yazma geleneği yaygın olmadığı için yazılı eseri yoktur.

Doç. Dr. Mustafa IŞIK

Bu yazı ve resimler Kayseri Büyükşehir Belediyesinin Şehir isimli kültür-sanat dergisinin 27. sayısından alınmıştır.

En Güzel Örneğin En Güzel Örnekleri Sahâbe İklimi – 1 – Muhammed Emin Yıldırım

Muhammed Emin Yıldırım’ın ’82 İl 82 Sahâbi’ projesinden ortaya çıkan 4 ciltlik Sahâbe İklimi serisinin ilk kitabıdır. Bu proje kapsamında her şehirde bir sahabe anlatılmış. Tabi neden 82 diye düşünebilirsiniz. Kıbrıs’ta bu ülkenin bir parçası olarak görülüp orada da bir sahabe anlatıldığı için sayı 82. Proje bittikten sonra da kitaplaştırılmış, çok da güzel olmuş.

Kitabın satır aralarında birçok bilgiyle karşılaşıyorsunuz yani dolu dolu bir kitap. Tabi sahabeler bütün hayatlarıyla anlatılmamış, daha çok öne çıkan özellikleri vurgulanmış. Çünkü bütün hayatları anlatılmaya kalkılsa değil 4 cilt belki 30 cilt yetersiz gelebilirdi. Bu kitaplar sayesinde peygamber efendimiz (SAS)’in ve sahabenin günlük hayatını ve olaylar karşısında nasıl tepki verdiklerini de öğreniyoruz. Dolayısıyla bizim de günlük hayatta nasıl hareket edeceğimize dair birçok bilgi edinmiş oluyoruz. Ayrıca bahsettiğim özelliklerinden dolayı siyer bilgilerini de ihtiva ediyor. Kitap yaklaşık 500 sayfa civarında olmasına rağmen çok akıcı olduğundan çok kısa bir sürede okunabilecek bir kitaptır. Netice itibariyle bu seriyi kesinlikle tavsiye ediyorum.

Şaşırdım Kaldım İşte

Sözde senden kaçıyorum
Dolu dizgin atlarla
Bazen sessiz sevdasın
İpekten kanatlarla

Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla
Karşıma çıkıyorsun
En serin imbatlarda
Adını yazıyorum
Bulduğun fırsatlarla
Yüreğimin başına noktalarla, hatlarla
Başbaşa kalıyorum sonunda heyhatlarla
Sözde senden kaçıyorum
Dolu dizgin atlarla

Ne olur bir gün beni
Kapından olsun dinle
Öldür bendeki beni
Sonra dirilt kendinle
Çarpsam kara sevdayı
En azından yüzbinle
Nasıl bağlandığımı
Anlarsın kemendinle

Kaç defa çıkıp gittim
Buralardan yeminle
Ama her defasında
Geri döndüm seninle
Hangi düğüm çözülür
Nazla, sitemle, kinle
Ne olur bir gün beni
Kapından olsun dinle

Şaşırdım kaldım işte
Bilmem ki nemsin
Bazen kız kardeşimsin
Bazen öp öz annemsin
Sultanımsın susunca
Konuşunca kölemsin
Eksilmeyen çilemsin
Orada ufuk çizgim
Burda yanım yöremsin
Beni ruh gibi saran
Sonsuzluk dairemsin

Çaresizim çaremsin
Şaşırdım kaldım işte
Bilmem ki nemsin

YAVUZ BÜLENT BAKİLER

Şairin Sesinden…

Şiirin Hikayesi

 

 

Arduino İpuçları

Bazı başlık altında Arduino tecrübelerimden paylaşımlar yapacağım.

  • Yüklenmiş bir kütüphaneyi tamamen silme

Arduino geliştirme yazılımınıza yüklediğiniz bir kütüphaneyi tamamen silmek için (silmek işkenceye dönüşebiliyor çünkü, arayüzden silinince toptan kalkmıyor) Windows’ta aşağıdaki dizinden kütüphanenizi siliyorsunuz.

Belgeler(Documents)/Arduino/Libraries/kütüphanenizin_ismi

  • Manuel olarak kütüphane yükleme işlemi

Manuel olarak kütüphane yüklemek için aşağıda verdiğim Windows dizinine kütüphane dosyanızı kopyalıyorsunuz.

Belgeler(Documents)/Arduino/Libraries/

Kopyaladıktan sonra Arduino program arayüzü açıp Taslak > Library Ekle diyip orada ismi bulunan kütüphanenizi seçiyorsunuz ve işlem tamam.

Huzur – Ahmet Hamdi Tanpınar

Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın en çok okumak istediğim eseri aslında Saatleri Ayarlama Enstitü‘ydü ama okuduğum ilk eseri Huzur olmuş oldu. Eserin içeriğinden ziyade biçimsel olarak birkaç cümle etmek istiyorum. Çünkü içeriği hakkında başka sitelerden de bilgi edinilebilir, ben biraz farklı yönlerine vurgu yapacağım.

Öncelikle kitabı okuyunca yazarın ne kadar entelektüel ve arka planının sağlam olduğunu fark ediyorsunuz. Karakterler arasında musikiden, edebiyattan ve genel anlamda sanattan öyle eser öyle sanatçı isimleri verilmiş, öyle diyaloglar varki “bu da neymiş?” diye araştırmaya kalksanız 391 sayfalık bu kitabı bitirmeniz aylar sürebilir. 1949 yılında basılmış (hikaye 1937-1939 yıllarında geçmektedir) bu eserin dili o zamanın çoğu yazarında da görüldüğü üzere oldukça zengindir. Eski eserleri okudukça günlük hayatta ne kadar az kelime kullandığımızı da görmüş oluyoruz. Örneğin kitapta çokça geçen ferahfeza (alaturka müzikte, yegâh perdesinde karar kılan makamlardan biri), teganni (şarkı söylemek) kelimelerini öğrenmiş oldum. Bunun dışında şu an günlük hayatta sık kullanmadığımız birçok kelime var elbette ama en çok geçenlerden kelime hazineme bunlar eklendi.

Kitapta bir de birkaç isim tam verilmemiş örneğin yan karakterlerden birinin ismi “S….” olarak verilmiş, nazı mekân isimleri de aynı şekilde. Buna bir sebep bulamadım. Tahmini olan varsa yazının yorum kısmından yazabilir.

Ayrıca önce çok dikkatimi çekmeyen kitabın kapağına, kitabı okudukça dikkatim kaydı. Kitapta geçen mekanlar tam olarak kapaktaki İstanbul. İstanbul’u semt semt çok fazla bilmem ama bilen biri okusa, okudukça kitaba daha alaka duyar diye düşünüyorum. Bazı yerlerin eski adı var mesela, bazı yerler henüz şimdiki kadar önemli değil, hatta şu an merkezi olan bazı semtler o zamanlar İstanbul dışı olarak nitelendiriliyor. İstanbul sevgisi olanlar mutlaka okumalı bu kitabı bu anlamda. İstanbul şahane bir şekilde anlatılmış.

Kitapta karşıt fikirlerde bolca diyaloglar, tartışmalar mevcut. Hatta olaylardan ziyade betimlemeler, düşünceler, konuşmalar daha çok. Yazar bir olayı anlatıyor mesela sonra orada bir düşünce balonu açılıyor, o balon büyüyor da büyüyor. Sonra olay devam ediyor. Tam olarak anlatabildim mi bilmiyorum ama yazar o kadar derine iniyor ki bazen şaşırıyorsunuz. Derinlere dalmayı seviyor, ufak bir olaydan derinlemesine sayfa boyu betimleme veya düşünce ortaya çıkıyor. Netice itibariyle yazara hayranlık duyuyorsunuz.

Konu içeriğine girmeyeceğim dedim ama kitaptan ufak bir kaç pasaj paylaşmaya karar verdim. Karakterlerden biri şunu söylüyor mesela;

  • Güçlük var. Fakat imkânsız değil. Biz şimdi bir aksülâmel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; Dede’yi, Wagner olmadığı için, Yunus’u, Verlaine, Bâki’yi, Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya’nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti olduğumuz hâlde çırılçıplak yaşıyoruz. Coğrafya, kültür her şey bizden bir yeni terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz. Başka milletlerin tecrübesini yaşamağa çalışıyoruz. Sayfa 251-252
  • … Bir tarafta on dokuzuncu asrın en korkunç, en yıkıcı ihtiraı olan ihtilâl mühendisleri var. İspanya’da veya Meksika’da oturup dünyanın herhangi bir köşesinde, bir şehrin eldeki planlarına göre elektrik tertibatını uzaktan hazırlayan herhangi bir teknik çalışma gibi, ihtilâl hazırlayanlar, hayatın azmağa, kangren olmağa müsait yerlerini keşfedip üzerine basanlar, onu azdıranlar var. Sayfa 322
  • Ben inanmıyorum. Ve onların meseleleri için kan dökmek hoşuma gitmiyor. Avrupa tehlikede imiş. Bana ne! Biz tehlikedeyken o düşündü mü? Balkan harbinde bir kere felâketi önlemeği aklına getirdi mi? Asırlardır bize soğukkanlılıkla ameliyat yaptılar. Kestiler, biçtiler. Birkaç asırlık topraklarımızdan ot gibi söktüler. Sonra pirinç tarlasına havuç eker gibi yerimize başka milletler ekildi. Bunları yapan Avrupa değil miydi? Hitler’i bugünün meselelerini Avrupa beslemedi mi? Sayfa 350

Bunlar kitaptan sadece birkaç pasaj. Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere eser oldukça zengin. Kitapta onlarca var böyle parça. Ayrıca altını çizeceğiniz (klişe cümlem haline mi geldi ne?) birçok cümle de bulacaksınız. Bu sebepten elinizde bir kalemle okumanız da yarar var.

Kitabı okurken “bunu da not düşmeliyim” dediğim daha çok şey vardı ama aklıma şu anda bunlar geliyor. Eminim daha sonra bu yazıya ekleme yapma ihtiyacı duyacağım. Hayati İnanç‘ın da dediği gibi “Dedelerimizden kalan hazine sandığının üstünde oturmuş, dilencilik yaparak yaşıyoruz“. Ahmet Hamdi Tanpınar benim kanaatimce o sandığın içindekilerden sadece bir tanesi. Bu eserinin içerisinde de hem sanat, hem sanatçı anlamında o sandıktan başka numuneler mevcut. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü de en yakın zamanda okuyarak burada paylaşmak istiyorum.

Sağlıcakla kalın.

Vesselam.

DUA – Arif Nihat ASYA

Biz, kısık sesleriz… Minareleri,
Sen, ezansız bırakma, Allah’ım!

Ya çağır şurda bal yapanlarını,
Ya kovansız bırakma, Allah’ım!

Mahyasızdır minareler… Göğü de
Kehkeşansız bırakma Allah’ım!

Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,
Müslümansız bırakma, Allah’ım!

Bize güç ver… Cihâd meydanını,
Pehlivansız bırakma Allah’ım!

Kahraman bekleyen yığınlarını,
Kahramansız bırakma, Allah’ım!

Bilelim hasma, karşı koymasını;
Bizi cansız bırakma, Allah’ım!

Yarının yollarında yılları da,
Ramazansız bırakma, Allah’ım!

Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü,
Ya çobansız bırakma, Allah’ım!

Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız
Ve vatansız bırakma, Allah’ım!

Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,
Müslümansız bırakma, Allah’ım!

Arif Nihat Asya

Namaz Muhasebesi – Nurettin Yıldız

Böyle kitapların en sevdiğim yanı ne kadar bilirseniz bilin satır aralarında bilmediğiniz faydalı bilgilerin karşınıza çıkabilmesidir. Ayrıca hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. Dolayısıyla bazı konuları zaman zaman farklı kaynaklardan okuyarak hatırlamakta fayda var diye düşünüyorum. İstifade edilebilecek bir eser.