Etiket arşivi: kayseri

Ahmet Remzi Akyürek

Son Mevlevi şeyhlerinden (Kayseri, 1872 – Kayseri, 6 Kasım 1944). İlim, irfan ve fazilet sahibi bir mutasavvıf ve şairdir. Kayseri Mevlevihanesi’nde doğdu. Soyca Mevlevi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Ahmet Remzi’nin ceddi Seyyid Süleyman Türâbî (bk.)’dir. Kayserili olan Süleyman Türâbî Mevlânâ dergâhı postnişini Mehmed Said Hemdem Çelebi’nin mürşididir. Süleyman Türâbî’nin Mevlânâ soyundan geldiği bilinmekle beraber bunu ispat edecek elde herhangi bir belge yoktur. Remzî–nâme adlı eserin yazarı Hüseyin Vassaf Bey bu hususu Ahmet Remzi Dede’ye sormuş ve ondan ceddi hakkında “Öyle bir Şeref–i manevileri varsa yazılmamakla zayi olmaz” cevabını almıştır. Konya’dan Kayseri’ye göçen Süleyman Türâbî 1835’de Kayseri’de ölmüştür. Mezarı Mevlânâ’nın hocası Seyyid Burhaneddin Hazretlerinin Türbesi’ndedir. Ahmet Remzi Dede, Türâbî’nin mezar taşındaki manzum kitabeyi dokuzar mısralı kıtalardan oluşan bir musammat (beyitleri kafiyeli dört kısımdan ibaret manzume) hâline getirmiştir. Seyyid Süleyman Türâbî’nin oğlu Seyyid Ahmed Remzi el–Mevlevî’dir. Bu zat da Kayseri Mevlevihanesi’nde şeyhlik yapmıştır. 1865’te ölmüş, Seyyid Burhaneddin Hazretlerinin Türbesi’nde babasının yanına gömülmüştür. Seyyid Ahmed el–Mevlevî’nin oğlu Seyyid Süleyman Ataullah Efendi, Ahmet Remzi Akyürek’in babasıdır. Süleyman Ataullah 1872’de Kayseri Mevlevihanesi’nde 50 yıl şeyhlik yapmış, bir ara Kayseri Müftülüğü görevinde de bulunmuştur. (Ahmet Remzi Dede, Topkapı Sarayı Müzesi Türkçe Yazmalar Kataloğu No: 2711’deki mecmuadaki şiirlerinin sonunda aile şeceresini yazmıştır).

Akyürek, sıbyan mektebini ve rüştiyeyi bitirdi, aynı zamanda babası Ataullah Efendi’den ve eniştesi Göncüzade Nuh Efendi’den özel dersler gördü. Ulemadan Müridzade Ali Efendi’den icazetname aldı. Babası Ataullah Efendi şair olmamakla birlikte şiir sever ve anlamlarını da bilirdi. Oğluyla yakından ilgilenen Ataullah Efendi okuduğu manzumelerle oğlunu eğlendirmeye çalıştığı için küçük yaşlardan itibaren şiir zevkini tattı. Babasının okuduğu şiirlerden etkilenerek kendisinde de şiir söyleme hevesi uyanmaya başladı. Küçük yaştan itibaren yazdığı şiirlerini, babasının dostlarından Hisarcıklızade Salim Efendi ve Sami Efendi düzelterek onun şiir ve edebiyat zevkini geliştirdiler. İlk olarak Konyalı Şem’î’nin divanını okuyarak şiir deneyimini artırdı. Şair Sami Efendi, Ahmet Remzi Efendi’ye İran edebiyatının ünlü mutasavvıf şairi Câmî’nin eserlerini okutarak Farsçasını geliştirdi.

İbnül Emin Mahmud Kemal İnal’ın naklettiğine göre Ahmet Remzi Efendi rüştiyede şehadetnamesini aldığı sırada idare meclisi üyelerinden Rifat Bey “Mevlevîdir sevdiğim her dem külâh eyler bana”, mısraını okuyunca Ahmet Remzi Efendi derhâl “Sen külâh etme beyim kimse külâh etmez sana” deyivermiş. Fıkrayı nakleden İbnül Emin bu hazır cevabına bin aferin demekten kendisini alamamıştır.

Ahmet Remzi Efendi, 1892’de İstanbul’a giderek Dîvân–ı Muhasebât’a mülazım olarak devam etti. Bu arada Yenikapı Mevlevihanesi Şeyhi Celâleddin Efendi’ye intisap edip el aldı. Daha önce babası tarafından sikke giydirildiği hâlde Celâleddin Efendi tarafından yeniden sikke giydirildi. Bu sırada Veled Çelebi (İzbudak) yardımıyla Ahmet Remzi Efendi’nin Fuzulî’nin bir gazeline yazdığı tahmisi bastırıldı.

Ahmet Remzi Efendi İstanbul’da bir yıl kadar kaldıktan sonra Kayseri’ye döndü. Ahmet Remzi Efendi, ilim irfan sahibi, Mevlevi ve şair bir zat olan Kayseri Mutasarrıfı Nazım Paşa’nın yardımıyla Kayseri İdadisinde ahlak ve ulum–ı diniyye (din dersi) hocalığına tayin olundu. Bir yandan da medreselerde okuyan ve kendini yetiştirmek isteyen talebelere Mevlânâ’nın Mesnevî’sini, Şirazlı Sa’dî’nin Gülistan ve Bostan adlı eserlerini ve Farsça tanınmış bazı eserleri okuttu. Böylece birçok gencin yetişmesine yardımcı oldu.

Ahmet Remzi Efendi Meşrutiyet’in ilanından sonra izinli olarak gittiği Konya’da Vahid Çelebi’nin isteği üzerine Kayseri’deki görevinden istifa ederek Konya’ya geldi. Dergâhın camisinde her sabah Çelebizadelere Mesnevî–i Şerif okuttu. Hatta Vahid Çelebi, Çelebizadelere “Bir şeyhzade sizlere Mesnevî okutuyor” diye Ahmet Remzi Efendi’yi onlara örnek göstermiştir.

Konya’da bir yıl kadar kaldıktan sonra Kütahya Mevlevihanesi’ne şeyh vekili olarak gönderildi. Kütahya’da gençlere dersler verdi. Ramazan ayında her gün ikindi namazından sonra Mesnevî okuttu. Kütahya’da dokuz ay kaldıktan sonra Kastamonu Mevlevihanesi şeyhliğine tayin olundu (1909). Harap bir hâlde bulduğu Mevlevihane’yi tamir ettirdi, hücreleri temizletti ve bahçesini düzenletti. Şair ve Edip Süleyman Nazif o sırada Kastamonu Valisi’dir. Ahmet Remzi Dede ile ilk görüştüğünde “Meşihatınız pedermande midir?” (Babadan kalma mıdır?) diye sorar. O da “Hayır Hudâ–daddır. (Hayır, Tanrı vergisidir); lehülhamd berhayattır ve Kayseri Mevlevihanesi şeyhidir.” diye cevap verir. Mevlevilik tarihinde baba ile oğlunun aynı zamanda iki ayrı tekkede şeyhlik yapmasına pek rastlanmamıştır.

Ahmet Remzi Dede, Kastamonu Mevlevihanesi’nde şeyhlik yaparken Konya dergâhı makamı Halep Mevlevihanesi’nin durumunu incelemesi ve o çevredeki tekkeleri de gözden geçirmesi için görevlendirdi. Bunun üzerine Halep’e gitti. Ayrıca Antep, Urfa, Şam, Kudüs şehirlerini dolaştı, oraların ileri gelenleri ve âlimleriyle de tanıştı. 1913 tarihinde Halep Mevlevihanesi şeyhliğine atandı. Bu Mevlevihane’nin işlerini yoluna koydu ve o havalide zayıflamış olan Mevleviliği canlandırdı. Halep Mevlevihanesi’nde yapılan ayinlere halk büyük ilgi gösterdi. Bunların arasında Museviler ve Ermeniler de vardı. I. Dünya Savaşı başlayınca Mücâhidîn–i Mevleviyye adlı gönüllüler taburunun başında bulundu ve Filistin Cephesine, Şam’a ve Medine’ye gitti. Hz. Peygamber’in türbesi Ravza–ı Mutahhara’yı ziyaret etme mutluluğuna da erişti. Kendisine Gönüllü Mevlevi Taburu’ndaki üstün gayreti dolayısıyla Harp Madalyası, Berat ve Nişanı verildi.

1924 tarihinde İstanbul’da Üsküdar Mevlevihanesi şeyhliğine atandı. O sıralarda Mevlevihane oturulamayacak kadar harap durumdaydı. Daha önce gittiği yerlerde yaptığı gibi buranın da her tarafını onartmıştı. Dostları yeni durum için sevinçlerini şiirlerle belirttiler. Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Abdülbaki Dede’nin tarih manzumesi Remzi Dede’nin odasına asıldı. Buradaki Şeyhliği süresince semahanede 15 günde bir ayin düzenledi, belli günlerde camilerde Mesnevî–i Şerif okuttu. İstanbul Meclis–i Meşâyih üyeliği, Medresetülirşad’da tasavvuf müderrisliği, Üsküdar Müftülüğü idaresinde tekkelere ait işlere bakan mecliste üyelik görevlerinde bulunmuştur.

2 Eylül 1925 tarihinde tekke ve zaviyelerin kapatılması üzerine Üsküdar Selimağa Kütüphanesi baş memurluğuna (müdürlüğüne) tayin olundu. Mevlevihane hayat boyu olmak şartıyla kendisine verildi. Remzi Dede, Kütüphane’de yoğun bir çalışmaya girdi. Kitapların tasnif ve tanzimiyle uğraştı. Elyazması eserlere ait fişler hazırlatarak bunlarda eserin yazarı ve konusuna ait önemli bilgiler verdi. İlgisini çeken Arapça birkaç eseri de Türkçeye tercüme etti. Mevlânâ yolunda kazandığı engin insan sevgisi, derin bilgisi ve öğretme aşkıyla kendisine başvuranların müşküllerini halletti. Kütüphane’ye gelen araştırmacılarla ilgilenerek yetişmelerine yardımcı oldu.

1 Şubat 1937’de Selimağa Kütüphanesindeki görevinden istifa etti. Bu sırada kendisi gibi eşi de yaşlı olup birbirlerine bakamayacak durumdadırlar. Bundan sonra yalnız kalamayacaklarını anlayarak Ankara’da oturan kızlarının yanına gittiler. Ankara’da üç kızı ve torunlarıyla birlikte rahat ve mutlu yaşadılar. Bu arada şiir yazmayı da bırakmamıştır. Şiir onun için su ve ekmek gibi azizdir ve gereklidir. Her günü şiirle dolu geçmiştir. Kızları, torunları ve yeğenleri hakkında yazdığı şiirlerle neşeli günler ve saatler geçirdi.

Ankara’da daha çok ortanca kızının yanında kaldı. Lütfiye Cıngıllıoğlu adındaki bu kızı Kızılay’da Atatürk Bulvarı’na paralel olan Selanik Caddesi’nde oturuyordu. Remzi Dede kendisini biraz güçlü hissettiği bir gün yürüyüş yapmış olmak için Bulvar’a çıkar. Remzi Dede’nin tam karşısında duran özel bir makam arabasından Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel inerek Dede’nin yanına gelir ve saygıyla baş kesip hatırını ve niçin Ankara’ya geldiğini sorar. Ankara’da artık kızlarında kalmak zorunda olduğunu öğrenince “Bütün gün evde kalmaktan usanırsınız. Ankara’da Eski Eserler Kütüphanesinde elyazması pek çok eser vardır. Orada sizin uzman olarak bulunmanız çok yararlı olur” diye teklifte bulunarak kabul etmesini rica eder. Kitaplarla haşır neşir olmaktan ve ilim taliplerine yardım etmekten büyük mutluluk duyan Remzi Dede yaşının ilerlemiş olmasına rağmen teklifi kabul eder. Eski Eserler Kütüphanesi o zaman, Atatürk Bulvarı’ndan Ulus’a giderken sağda Kediseven Sokağı’ndaydı. Kütüphaneler Genel Müdürü Aziz Bey, Kütüphane Müdürü Hamdi Bey ve bütün personel Dede’nin etrafını bir sevgi ve saygı hâlesi olarak çevirmekteydiler. Okuyucular ise çölde gür bir kaynak bulmuşlardır.

Ahmet Remzi Dede, Türkçeyi en iyi bilenlerdendir. Onda engin bir Türkçe sevgisi vardı. Divan edebiyatı tarzındaki şiirlerinde Arapça ve Farsça sözcükler ve tamlamalar bulunmakla beraber dili sağlam, ifadesi Türkçedir. Türkçeyi bütün zenginliği ve anlam incelikleriyle kullanmıştır. Atasözleri, deyimler, konuşma kalıpları, hatta bazen mahallî sözcükler ve söyleyişler bile gözünden kaçmamıştır. Ahmet Remzi Dede’deki Türk dili sevgisi onda güçlü bir Türklük ve milliyetçilik duygusu meydana getirmiştir. Mevlânâ gibi Ahmet Remzi Dede de Türklüğüyle öğünmüştür. Atatürk’ten daima “Türk Büyüğü” diye söz etmiştir. Atatürk’ün kılıcı karşısında Yunanlıların İzmir’i terk etmeleri üzerine şu en güzel beyti söylemiştir:

Çıktı bir san’atlı tarîh Lûtf-ı Hak oldu delil
Kaçtı “tîg-i Mustafa”dan işte yunan-ı sefîl

Ahmet Remzi Akyürek’i Kayserili hemşerileri Osmanlı Mebuslar Meclisine üye seçmişler, ayrıca Atatürk kendisine milletvekilliği önermişse de Remzi Dede yetişme tarzının bu görev için elverişli olmadığını belirterek özür dileyip kabul etmemiştir.

Ahmet Remzi Dede gayet zeki, bilgisi derin büyük bir âlim, son derece alçakgönüllü, gösterişten hoşlanmayan gerçek bir mümin ve tam bir derviştir. İlme ve terbiyeye önem veren, doğru sözlü, nur yüzlü büyük bir insan ve güçlü bir şairdir. İlim okuyarak öğrenilir. İrfan da nefis terbiyesiyle kazanılır. Şairlik ise fıtrîdir yani Allah vergisi olup yaratılışta vardır. Âlim, arif ve şair olan Remzi Dede, divan edebiyatı şiirinin ve millî halk edebiyatımızın zevkine sahiptir. Şiirlerini hem aruz hem de hece vezniyle yazmıştır. Divan edebiyatı şiirlerini “elsine–i selâse” Arapça, Farsça sözcüklerle ve tamlamalarla yazmıştır. Farsça olarak yazdığı Divançe’si henüz basılmamıştır. Aruz vezniyle ve ebced harflerinin sayısıyla tarih düşürmekte çok ustadır. Tanıdığı kişiler, özellikle Kayseri’nin köklü aileleriyle âlimlerinin ölümlerine tarih düşürmüştür. Bu arada kayınpederi Feyzizade Feyzullah Efendi’nin 1225/1810’da ölümüne tarihi vardır. Kendi kızlarına, torunlarına ve yeğenlerine, ayrıca tanıdığı dostlarının çocuklarına doğum tarihleri düşürmüştür. Kültür adamlarımız ve edebiyatçılarımız için tarihleri vardır. Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanı oluşunu manzum tarihle tespit etmiş, Mehmet Âkif Ersoy’un, Abdükhâk Hâmid’in ve daha birçok şahsın ölümlerine tarih düşürmüştür.

Remzi Dede’nin gönlü her türlü yeniliğe açıktır. Teknik ilerlemelerden yararlanarak yapılan faydalı yapılardan memnun olup onlar için tarihler yazmıştır. Böylece Remzi Dede yaşadığı devri bütün yönleriyle şiirlerine aksettirmiştir.

Ahmet Remzi Dede’nin yaşı epeyce ilerlemiş olduğundan son nefesini ata, baba diyarında vermek arzusuyla Kayseri’ye gitti ve orada 6 Kasım 1944’te hayata gözlerini yumdu. Dedelerinin, babası Şeyh Ataullah Efendi ve kardeşi Şeyh Hüsameddin Efendi’nin gömülmüş oldukları, Mevlânâ’nın hocası Seyyid Burhaneddin Muhakkık–ı Sırdân Hazretlerinin Türbesi’ne defnedildi. Cenazede halk çok kalabalık olup tabut parmaklar üzerinde taşındı. Şairlerden Nuri Gencosman, Tâhirü’l–Mevlevî (Olgun), avukat Bitlisli Hulûsi, Arif Nihat Asya, Şevket Kutkan Ahmet Remzi Dede’nin vefatına manzum tarihler düşürdüler. Onun ilminden ve edebî birikiminden istifade edenler arasında Süheyl Ünver, Feridûn Nafiz Uzluk, Saadettin Nüzhet Ergun, Nihat Çetin, Ziver Tezeren, Hakkı Süha Gezgin, Arif Nihat Asya ve M. Kadir Keçeoğlu (Yaman Dede) vardır. (bk.) Özellikle Feridûn Nafiz Uzluk yedi yıl Dede ile birlikte kalmış ve kitaplarını yazarken Dede’den yararlanmıştır.

Ahmet Remzi Dede eski kültürümüzün son büyüklerindendir. Bilgisi, insanlığı, son derece alçakgönüllü oluşu ve yardım severliğiyle eskilerin “insan–ı kâmil”, yani olgun, mükemmel insan dedikleri bir zattı. Geniş bilgisiyle canlı bir kütüphaneydi. Kendisine başvuranların güçlüğünü hallederdi. Özellikle de gençlerin yetişmesine yardımcı olan örnek bir insandı. Ahmet Remzi Dede’nin yazdığı eserlerinin hepsi bastırılmamıştır. Basılmış olanlar çok faydalı kitaplardır. Basılmış eserlerinden biri olan Miftahü’l–Müellifin Fihristi adlı eseri onun çok büyük bir sabırla çalışan bir ilim adamı olduğunu göstermektedir. Bu eseri sayesinde Bursalı Mehmed Tâhir Bey’in üç cilt olan Osmanlı Müellifleri’nden yararlanma imkânını sağlamıştır.

Ahmet Remzi Dede’nin basılmış ve basılmamış olan eserleri Hasibe Mazıoğlu’nun Ahmet Remzi Akyürek ve Şiirleri (Ankara 1987) adlı kitabında bulunmaktadır.

Eserleri: Basılı olanlar: Manzum Kavâid–i Fârisî (1898); Tuhfetü’s–Sâ’imîn (1898); Âyîne–i Seyyid–i Sırdân (1898); Mir’ât–ı Zeyne’l–Âbidin (1899); Münâcât–ı Hazret–i Mevlânâ (1917); Bir Günlük Karaman Seyahatnamesi (1908); Bergüzar (1915); Tarihçe–i Aktâb (1912); Gülzâr–ı Aşk (1918); Reh–nümâ–yı Ma’rifet (1928); Tuhfe–i Remzî (1925); Fihrist–i Hûb; Üslûb–i Mergûb; Miftâhü’l–Kütüb ve Esâmî–i Müellifîn Fihristi (1927); Zâviye–i Fukarâ (1948); En–Nüshatü’ş–Şâfiyye fî–Tercemeti’s– Sohbeti’s Sâfiyye (1948); Mahbûbü’l–Ehibbe (1982). Basılmamış eserleri: Kayseri Şairleri; Lübb–i Fazîlet; Tabsıratü’l–Mübtedî ve Tezkiretü’l–Müntehî Tercümesi; Divan; Farsça Divançe.

Kaynakça
Hasibe Mazıoğlu, Ahmet Remzi Akyürek ve Şiirleri, s. 78–79; İbnül Emin Mahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, III. 1429; Hüseyin Vassaf, Remzî–nâme, s. 9.

Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu

Bu yazı Kayseri Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan Şehir isimli Kültür Sanat Dergisinin 18. sayısından alınmıştır.

Bugün 1, bugüne kadar toplam 203 kez ziyaret edildi.

Şeyh Tacettin Veli

Kayseri’mizin sembol isimlerinden olan ve Kayseri’de bir mahalleye adını da veren Şeyh Taceddin Veli’nin doğum ve vefat yılları ile ilgili sağlıklı bilgilere sahip değiliz. Mezarı, adıyla anılan Taceddin Mahallesi’ndeki türbesindedir. Ahi Evran Esnaf Müzesi’nin batısına düşmektedir. Mihrab şeklindeki mezar taşı çiçek ve çarkıfelekle süslenmiştir. Kitabesi şöyledir: “Burası Allah’ın rahmetine muhtaç, İmam Velid oğlu Mahmud oğlu Taceddin’in kabri şerifidir. Hicri 721 yılı Ramazan ayında vefat etmiştir.” Buna göre ölüm tarihi, “Ekim 1321” yılına denk düşmektedir. Halvetiyye tarikatı silsilesinde de Kayserili Şeyh Taceddin (ö. 883/1478) adı geçmektedir. Ancak, görüldüğü gibi, vefat tarihi farklıdır. Halvetiyye tarîkatı, Tebrizli Ömer Halveti’ye (ö. 800/1397) dayandırılan meşhur tarikattır. Ahmed Nazîf Efendi ise 923/1517 yılında vefat etmiştir, demektedir. Yukarıdaki kayıtlara bakıldığında bu bilgi yanlış veya sonraki şeyhlerden birine ait olmalıdır.

Şeyh Taceddin’in vefatından sonra yerine oğlu Şeyh Kemaleddin geçmiştir. İkisi de Cami bitişiğindeki türbede gömülüdürler. 1500 (H. 906) tarihinde Taceddin Halife Mahallesi kaydı, 1520’de (H. 926) ise bu mahalleye bağlı Cemaat-ı Müridan-ı Şeyh Taceddin adıyla müridlerden bahsedilmektedir. Ahmed Nazîf, “Kadiriyye Tarikatı’nın ulu şeyhlerinden olan bu zatın camiinden, yanındaki mektepten ve 919/1513 tarihli vakfından bahsetmektedir.” Uzun yıllar Vakıflar Bölge Müdürlüğü yapan Mehmet Çayırdağ, bu vakfiyenin Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivinde olduğunu yazar. Taceddin soyundan gelen çağdaş Tevfik Taceddin’den edindiğimiz vakfiyenin fotokopisi, arşivimizde mevcuttur.

Türbe 1316/1898 tarihinde tamir geçirmiş olup son olarak 1990’lı yıllarda tamir edilmiştir. İlhan Özkeçeci bu konuda daha güncel bilgiler vermektedir. Ahmed Nazîf, yıkık olan Türbe’nin dönemin Kayseri valisi Mehmed Nazım Paşa (ö.1926) tarafından yeniden yaptırıldığını yazar. Bu Paşanın, Nazım Hikmet’in (ö.1963) dedesi olduğu hatırlanmalıdır. Mihrap tipinde yapılmış mezar taşının süslemeleri mevcuttur. 128 cm boyunda, 34 cm enindedir. Tahta sandukalar, bodrum şeklindeki alt kattadır. Bir sanduka içinde birden fazla iskelet mevcuttur. Bu durum, burasının Taceddinzadeler için aile mezarlığı olduğunu göstermektedir.

1318/1900 tarihli salnamede, ziyaret makamları arasında “Şeyh İbrahim Taceddin Karamanî” olarak adı geçmektedir. Ahmed Nazîf (ö.1914), o yıllarda Kayseri’de Taceddinzade ve Bakırcızade adıyla tanınan ailelerin şeyhin soyundan olduklarını belirtir.

Günümüzde, Diyanet’ten emekli Tevfik Taceddin bu sülaleden olup vakıfla ilgilenmektedir. Cumhuriyet Döneminde eski mektep yıktırılıp yerine bir ilkokul yaptırılmıştır. Adı Etiler İlkokulu konmuştur. 1937 yılında Taceddin Cami ve arsası Vakıflar Genel Müdürlüğünce Milli Eğitime devredilmiş; böylece okula katılmıştır. 1995 yılında bu okul da yıktırılarak yeni bir bina yapılmıştır. 2003 yılında türbe yanına Taceddin Veli Camii yaptırılmıştır. Kayıtlarda 1500’lü yıllarda başlayan mahallenin ismi günümüze kadar ulaşmıştır. Günümüzde Kayseri’de Taceddin Caddesi de bulunmaktadır. Mehmed Akif’in (ö.1936) İstiklal Marşı’nı yazdığı, Ankara’nın Samanpazarı semtindeki Taceddin Dergâhı’nın da, bu tarikata/zata bağlı bir dergâh olduğu iddia edilir.

BİR MENKIBE

İbrahim Halvetî Hazretleri gençliğinde babasının işi gereği ticaretle uğraştı. Bu sebeple birçok yerleri dolaştı. Sâlih bir zât olan babası Cemâleddîn İbrahim Efendi, Nakşibendî yolunda idi. Oğlunun da velî bir zâtın terbiyesine girmesini çok isterdi.

İbrâhim Halvetî bir gece rüyasında ceddi Hazret-i Ali’yi gördü. Hazret-i Ali Efendimiz kendisine tebessüm edip, başına bir taç koydular ve “Ey oğlum! Sen Halvetî büyüğü bir zât ile terbiye olunursun.” buyurdular. İbrahim Halvetî kalkınca, kendisine rüyada bir işaret verildiğini anlayıp, bu yolun büyüklerinden birisine gitmek istedi. Şehri dolaşmaya başladı. Gezerken ticaretle uğraşan bir arkadaşı ile karşılaştı. O “İbrahim! Erzincan’a gidip malımızı orada pazarlamak isteriz. Arzu edersen sen de gel.” dedi. Seyyid İbrahim kabul edip, yola çıktılar.

Erzincan’a varınca, orada bir müddet kaldılar. Bir cuma günü camiye gittiler. Camide bir zât gönülleri alan sözler söyledi. Namazdan sonra İbrâhim Halvetî vaaz eden zâtın elini öpmek için ilerledi. Yanına geldiğinde, o zât: “İbrahim! Senin yetişmen Halvetî yolu iledir. Biz de o hizmetteyiz.” buyurdu. Bunu işiten Seyyid İbrahim derhal o zâtın ellerini öptü. O zâtın Pir Muhammed Erzincanî Hazretleri olduğunu anlayıp, talebesi olmakla şereflendi. Bütün mal ve mülkünü de dergâhın fakirlerine, muhtaç talebelerine dağıttı. Hocasının verdiği vazife gereği nefsiyle mücadeleye başladı. Kısa zamanda olgunlaşıp, icâzet, diploma aldı. Hocası onu insanlara ilim ve edeb öğretmesi için Kayseri’ye gönderdi. Giderken de “İbrahim oğlum! Bizim sana yapabildiğimiz, ecdadının haber verdiği şeyi teslim etmekti.” buyurdu.

Seyyid İbrâhim Halvetî, Kayseri ve etrafında Hakk yolun bilgilerini öğretmekle meşgul oldu. Bir gün tanıdıkları onu alıp bir kır gezisine götürdüler. Bir bahçede oturuldu. Oradakilerden her biri velilik ve kerâmet hakkında bir şeyler söylediler. O sırada Seyyid İbrahim’in talebelerinden biri de “Acaba hocamızda böyle kerâmet, harikulade şeyler var mı?” diye gönlünden geçirdi. Tam o sırada bağ kapısına bir fakir gelip “Allah için bir şey.” diye bir şeyler istedi. Seyyid İbrahim Hazretleri kerâmet isteyen talebesine hitaben “Oğlum git şu ağacı silkele. Her ne düşerse onu fakire ver.” buyurdu. O talebe de işaret edilen ağacı silkeledi. Yere bir miktar yaprak düştü. Talebe o yaprakları eline aldığında onların gümüş olduğunu gördü. Fakire verirken de tamâ edip, bir kısmını gizlice cebine koydu. Sonra hocasının yanına döndü. O zaman Seyyid İbrahim Hazretleri “Oğlum! Bunlar onun nasîbidir. Sana bir faydası olmaz. Onları git şu nehre dök de gel.” buyurdu. O zaman talebe elini cebine sokup çıkardığında gümüş yaprakların hepsinin çakıl taşları hâline geldiğini gördü. Hemen hocasından af dileyip, tövbe etti. Bir daha da gönlünden böyle şeyler geçirmemeye karar verdi.

Himmetleri üzerimize hazır ve daim olsun.

Doç. Dr. Mustafa IŞIK

Bu yazı ve resimler Kayseri Büyükşehir Belediyesinin Şehir isimli kültür-sanat dergisinin 28. sayısından alınmıştır.

Bugün 1, bugüne kadar toplam 194 kez ziyaret edildi.

Zeynel Abidin

Zeynel Abidin 750/1349 yılında Medine’de doğmuştur. Babası Ahmed Şemseddin Efendi (ö:771/1369), anası Şerife Sadi’dir. Hz. Ali’nin 29. kuşaktan torunudur. Çocukluk ve gençliği Medine’de geçmiş; babasının ölümü üzerine çıktığı yolculuk sonrasında 800/1397 tarihinde Kayseri’ye gelmiştir. Soyu şeyh Rufai’ye, 29. kuşakta Hz. Fatıma’ya dayanır. Zeynel Abidin Türbesi, Kale’nin doğusunda, ok burcunun yanında, yol kenarındaki tarihi binadır. İsmini içinde yatan Zeynel Abidin’den alır.

Onun Kayseri’yi, Kayserililerin onu sevmesi sonucunda, kendisine ev ve tekke tahsis edilir, Kayseri’ye yerleşir. Yine soyu Rufai’ye dayanan ve Kayseri’de kalan Seyyid Ahmed Burhaneddin’in kızı Şerife Fatıma ile evlenir. Ahmed, Musa ve Eyyub adında üç oğlu dünyaya gelir. 817/1444 yılında, Kayseri’de vefat eder. Böylece 17 yıl boyunca halkın eğitim/ öğretimiyle uğraşmış olur.

Kayseri’ye gelişi, kalışı Kadı Burhaneddin dönemi; ölümü ise Kayseri’nin Karamanoğulları’na bağlı olduğu bir dönemdir. Halk kendisini çok sevdiği için mezarını ziyaret eder, bununla da yetinmeyip üstüne türbe bina ederler.

Son Mevlevi şeyhlerinden Ahmed Remzi Akyürek (ö:1944), Zeynel Abidin Hazretleri’nin hayatını “Mir’at-ı Zeynel Abidin” adıyla, manzum olarak hikaye eder.

Zeynel Abidin’in yaşadığı dönem Kayseri, Ankara sancağına bağlıdır. Kayseri valisi ise Mehmed Nazım Paşa’dır. (ö:1926) Ankara Valisi Abidin Paşa’nın (ö:1908) emriyle Vakıflar tarafından, 1303/1886 yılında yeniden yaptırılır.

Pencere üstlerine yazılan beyitler, zamanın Kayseri Kadısı Mehmed Fevzi Efendi tarafından yazılmıştır. Edirne Müftüsü olarak bilinir. Seyyid Burhaneddin Türbesi’nden önce olmakla birlikte aynı dönemde ve benzer şekilde yapılmıştır. O dönemde mezarı Rufai Tekkesi’ne yakın olup çevresi mezarlıktır.

Cumhuriyet döneminde, türbenin “spor salonu” olarak kullanılmasına karar verilmesi üzerine, müftü Hacı Hüseyin Aksakal (ö:1952) tarafından (15 Mart–1950) Zeynel Abidin Hazretleri’nin naaşı Seyyid Burhaneddin Türbesi’ne taşınmıştır.12 Daha sonra bu bina 1970’li yıllarda İl Halk Kütüphanesinin ödünç kitap verme yeri olarak kullanılıyordu. Ben de o yıllarda kütüphanenin üyesiydim. 1994 yılında tekrar türbe görevine döndürüldü. Çevresindeki binalar yıkılıp meydanın ortaya çıktığı 2003 yılında ise esaslı bir şekilde restore edildi.

Hasılı Kayseri’nin sembol şahitlerinden biri olan ve “İmam Sultan” olarak bilinen Zeynel Abidin Peygamberimizin torunudur. Tasavvuf geleneğinden gelen eğitimciler söz sultanıdırlar. Söylediklerini yazma geleneği yaygın olmadığı için yazılı eseri yoktur.

Doç. Dr. Mustafa IŞIK

Bu yazı ve resimler Kayseri Büyükşehir Belediyesinin Şehir isimli kültür-sanat dergisinin 27. sayısından alınmıştır.

Bugün 1, bugüne kadar toplam 80 kez ziyaret edildi.

Cemil Baba

Son devir dervişlerindendir (Kayseri,1912 – Talas, 6 Kasım 1982). 1960’tan itibaren halk arasında ‘Boyacı Cemil’, ‘Hacı Cemil’, ‘Cemil Emmi’, ‘MaviBoncuklu Cemil’ olarak tanınan Cemil Baba‘nın asıl adı Cemal Kazan‘dır. Kayseri’nin Deliklitaş Mahallesi 156 numaralı hanede dünyaya geldi. Babası ‘Kazancı’ lakabıyla tanınan Hacı Mustafa Ağa, annesi Methiye Hanım’dır. Methiye Hanım, halk arasında ‘Melek Ana’ olarak tanınır. Babasını I. Dünya Savaşı’nda kaybetti. Üç çocuğuyla dul kalan annesi, Talas’ın Harman Mahallesi’nde ikamete başladı. Kızkardeşi İkbal genç yaşta bir hastalık sonucu hayatını kaybetti. Bir süre annesi ve diğer kardeşi Rifat ile birlikte yaşadı ve bu süre boyunca Talas Harman Meydanı’nın güneydoğusunda ayakkabı boyacılığı yaptı. Bu arada annesi ve erkek kardeşini de kaybetti.

Bundan sonra yalnız ve menkıbelerle örülü yarı meçhul bir hayat yaşamaya başladı. Soyadı kanunundan sonra, babasının lakabı olan ‘Kazancı’dan yola çıkarak Kazan soyadını aldı. Nüfus cüzdanındaki kayda göre, Askerlik Kanunu’nun 164 sayılı hükmüyle ‘muvazzaflık hizmetine tâbi tutulmayarak’ askere sevk edilmedi.

Gençlik yıllarında ayakkabı boyacılığı yapan Cemil Baba ilerleyen yaşlarında ‘Hacı Cemil’ olarak tanındı. Bu dönemde boyacılığı bırakan Cemil Baba, şehirde rastgele nazar ettiği kişilere verdiği mavi boncuklardan dolayı ‘Mavi Boncuklu Cemil Baba’ olarak anılmaya başlandı. Kayseri’nin sevilen halk adamlarından olan Cemil Baba, halk arasında ‘deli’, ‘veli’ ve ‘meczup’ gibi sıfatlarla anılmaktadır. Sadece Kayseri’de değil İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin birçok beldesinde çok sayıda seveni vardır.

Bazı halk şairleri, deyişlerinde onu ve kerametlerini konu almıştır:

Libası hem yorgan, hem de yatağı,
Dünyaya meyletmez, yoktur metaı,
Ne zevcesi var, ne de otağı,
Halleri başkadır Cemil Baba’nın.

Halk arasında anlatılanlara göre vefatı şöyle olmuştur: 5 Kasım 1982’de Talas belediye otobüsü ile cuma namazını eda etmek için şehre geldi. Otobüstekilere; ‘Anam beni çağırıyor yarın anama gideceğim’ dedi. Bu tarihten bir hafta kadar önce de şehirde gördüğü tanıdıklarından helallik istedi. 5 Kasım’ı 6 Kasım’a bağlayan geceyi ibadetle geçirdi. Sabahın erken saatlerinde Seyyid Burhaneddin Türbesini ziyaret etti ve uzun bir yolculuğa çıkacağı gerekçesiyle abdest aldı. 6 Kasım ’da saat 15:30’da yeğeni Ali Felek’in Talas’taki evinde hayatını kaybetti. 7 Kasım ’da ‘Anayasa Oylaması’ olmasına rağmen, cenazesi büyük bir kalabalığın katılımıyla Talas’ta toprağa verildi. Defnedildiği mezarlık kendi adıyla anılmaktadır. Vefatından kısa bir süre sonra sevenleri mezarının üzerine bir kubbe yaptırdı. Cemil Baba zaman zaman Talas Belediyesince düzenlenen seminer ve toplantılarla anılmaktadır. Cemil Baba ile ilgili ilk yayın da tarafımızdan yayımlanan Allah Dostlarından Mavi Boncuklu Cemil Baba isimli kitaptır (1984). Ayrıca Ethem Cebecioğlu’nun 20. Yüzyıl Evliya Menakıbı adlı eserinde yer alan şahsiyetlerden biri de Cemil Baba’dır.

CEMİL BABA’DAN SÖZLER VE MENKIBELER

İşte onun çevresindekilere söylediği sözlerden bazıları: “Beni benden alıp kendisine bağlayandan başkasına bağlanamam. Öyle âşık ol ki, âşıklar sana âşık olsun.”

Zamane insanlarını cehenneme götürecek iki önemli şey var: Birisi söz söylemek. Öbürü ise yemek yemekte itiyat göstermemek.

Bizim yakınlığımız iman yakınlığıdır. Şunun bunun yakınlık dediği sadece uzaklıktır. Bu yola girenler için tek yakınlık vardır, iman yakınlığı. Bizim sabunumuz Tevhiddir.

İnsanoğlu meleklerden çok üstün bir varlıktır. Ona bu üstünlüğü Nefs bahşediyor. Meleklerde bu yoktur. Fakat bu insanı bulmak zordur. Nerede o eli öpülesi insan? Malınız-mülkünüz sizi gurura düşürmesin ki, onda dünyalık korkusu vardır. Kâinatı hükmü altında bulunduran Allah, bu eseriyle gururlanmazken, insana ne oluyor da küçük eserleriyle gururlanıyor?

MİNAREYİ GÖRMESEYDİN AKLIN BAŞINA GELMEZDİ

Kayseri’nin gönül insanı Cemil Baba merhum, sabahları çarşıyı boydan boya gezermiş. Esnaflar ona saygı ve sevgi gösterirler, izzet ikramda bulunurlar, bu konuda da birbirleriyle yarışırlarmış. O sırada çarşıya yeni bir esnaf gelmiş. Cemil Baba’ya esnafın bu ilgisini yadırgamış. Cemil Baba’nın kılık kıyafetine bakmış, beğenmemiş. Kirlide keramet mi olur demiş. Yüzünü başka tarafa çevirip Cemil Baba’yı görmezlikten gelmiş.:
– Şu kirliye herkes Cemil Baba deyip ayağa kalkıyor: diye de esnafı ayıplamış. O gece adam rüya görmüş. Rüyada dört kişi adamı tuttukları gibi, bir Camii Kebir’in minaresine, bir Kurşunlu’nun minaresine, bir Bürüngüz Camiinin minaresine çıkarmışlar ve “atalım mı aşağı” diye de adamı minareden sallandırıyorlarmış. Adam sabaha kadar ölüm kalım mücadelesi vermiş. Korkudan ölecekmiş neredeyse. Sabahleyin kan ter içinde uyanmış, güç bela dükkânını açmış. Bakmış, karşıdan Cemil Baba geliyor. Hemen koşup sarılmış:
– Buyur baba bir çay, bir soğukluk ikram edeyim. Cemil Baba, adamın yüzüne bakmadan:
– Minareyi görmeseydin, aklın başına gelmezdi le? demiş.

Bir gün bir dostunun evine terzi elinde özel olarak dikilmiş, yepyeni bir elbiseyle gelir Cemil Emmi. Bir köşeye oturur, iğne iplik ister evin hanımından. Kadın, “Cemil Baba dikecek bir şey varsa izin ver ben dikeyim” diye rica etse de “yok” der Cemil Emmi. Ve yepyeni elbiseyi omuzlarından sırtından söker, sağından solundan yırtar ve bir çuvaldıza geçirdiği kalın, beyaz bir iple söktüğü yerleri alelusul yeniden diker. Bu durumu şaşkınlıkla seyredenlere “Ne güzel oldu değil mi? Aşkın iğnesiyle dikilen böyle güzel olur” der.

Veli ALTINKAYA

Bu yazı ve resimlerin bir bölümü Kayseri Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan Şehir isimli Kültür Sanat Dergisinin 11. sayısından alınmıştır.

Bugün 1, bugüne kadar toplam 223 kez ziyaret edildi.

Kayseri Kitabeleri – Halit Erkiletlioğlu

Kitabelere, mezar taşlarına ve diğer eski yazılara karşı bir ilgim var. Fakat bunlarla uğraşmak için çok fazla zaman da ayıramıyorum. Geçenlerde Kayseri Kitabeleri adında bir kitap geçti elime. 2001 yılında basılmış. Tabi hem konuya ilgi duyup hem de Kayserili olunca bir çırpıda okumak istedim. İçerisinde Kayseri ve ilçelerinde bulunan eski cami, kilise vs. kitabelerinin resimleri, tercüme ve açıklamaları mevcut. Hazırlayan Halit Erkiletlioğlu’na teşekkür etmek gerekiyor. Bu kitap daha profesyonelce hazırlanacak, daha geniş kapsamlı, ilgili yapıların yeri ve tarihi hakkında bilgi verecek daha kapsamlı bir kaynak için temel olarak kullanılabilir.

Bugün 1, bugüne kadar toplam 134 kez ziyaret edildi.

Kayseri Talas Panaya Rum Kilisesi (Yaman Dede Camii–Talas Yeni Camii)

Uzun süredir merak ettiğim ama bir türlü gidemediğim Talas Panaya Kilisesi’ne geçen cuma nihayet gittim. Kapalı mı açık mı olduğunu yani aslında beni neyin beklediğini tam olarak bilmiyordum. Kısa bir yolculuktan sonra vardım kiliseye. Cuma namazı vaktinden yaklaşık bir saat önceydi. Kapının kapalı olduğunu gördüm. Kapının yanında yaşlı bir amca vardı. Aktif olarak kullanılıp kullanılmadığını sordum. Kullanıldığını söyledi ve kapıyı yitip açtı. İçeride caminin imamı temizlik yapıyordu. Vaktin gelmesine de yaklaşık bir saat gibi bir zaman olduğundan dolayı koyu bir sohbete koyulduk. Panaya Kilisesi 1886 yılında II.Abdülhamid Han’ın izni ile, Talas’ın Tablakaya Mahallesine yapılmış bir Rum Kilisesi imiş. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Rum’ların tamamen göç etmesi sonucu 1926 yılında camiye çevrilmiş. Bir dönem cami olarak kullanıldıktan sonra bakımsızlıktan kapısına kilit vurulmuş. Daha sonra tadilattan geçerek tekrar ibadete açılmış. Şu anda Yaman Dede yada Talas Yeni Cami olarak da biliniyor. Bölgede zamanında bir çok Ermeni’de yaşamış. Yaman Dede öğrendiğim kadarıyla Hristiyan olan bir Ermeni’ymiş. Sonradan müslüman oluyor ve camiye adı veriliyor. Cami dıştan fena görünmüyor. Camide tadilat yapılmış olsa da içi içler acısı durumda. Tavan ve duvarlar yer yer su almış ve çok daha iyi bir tadilat yapılması gerekiyor. Amcayla konuşurken çevrede Rum yada Ermeni’lerin hala yaşayıp yaşamadığı sordum. Sadece bir Ermeni aile var dedi. İstanbul Ermeni Patrikhanesi yardım ediyormuş. Sanırım bir emanetçilerinin orada olduğunu göstermek istiyorlar. Tarihi değeri bir yana halâ Rum ve Ermeni’lerin ziyarete geldiği bu yapıya daha iyi sahip çıkmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu arada amca çevrede hazine arayanlardan baya şikayetçi. Zira kendi tarlasını delik deşik etmişler. Bu arada kendi de zaman zaman kazma küreğinin bir küpe takılmasını umduğunu söylüyor. (:

Fotoraf07241_thumb

Fotoraf0721Fotoraf07041 Fotoraf0718Fotoraf0726  Fotoraf0710  Fotoraf0695

Bugün 1, bugüne kadar toplam 1.123 kez ziyaret edildi.