KARSTİK AŞINIM ŞEKİLLERİ VE TÜRKİYE’NİN BU AÇIDAN DEĞERLENDİRMESİ

GİRİŞ

Litolojik (taş bilimsel) yapı ile yeryüzü şekilleri arasındaki ilişkiyi en iyi yansıtan birimlerin başında hiç şüphesiz karstik oluşumlar gelir (KORKMAZ vd., 2012). Yağışlar ve yer altı suları, kalker, jips, kaya tuzu, dolomit gibi eriyebilen, kırık ve çatlakların çok olduğu taşların bulunduğu yerlerde, kimyasal aşınıma neden olurlar. Kimyasal aşınım sonunda oluşan şekillere karstik şekiller denir. Karstik şekillere örnek olarak mağaralar, obruklar, lapyalar, dolinler, uvalalar, polyeler verilebilir (AKKUŞ & MEYDAN, 2013). Bu şekiller, tektonizmanın da (kabuk duyarsızlığı, yer kabuğundaki bir yapı unsurunun çökelme dönemleri sırasındaki yapısal hareket tarzıdır) etkisiyle söz konusu kayaçların sular tarafından eritilmesi, ya da dış kuvvetlerin aşındırması süreçleri sonucunda oluşurlar (KORKMAZ vd., 2012). Türkiye’de karstik alanlar buna bağlı olarak da karstik aşınım şekilleri oldukça fazladır (Zeybek, 2011). Karstik alanlar ülkemizde birçok bölgede bulunmasının yanı sıra yoğunluk bakımından en çok Akdeniz bölgesinde görülmektedir. Bunun en önemli sebeplerinden bir tanesi bölgedeki kalkerlerin kalın tabakalar oluşturmasıdır (Atalay, 1982; KORKMAZ vd., 2012).

Bu çalışmada genel olarak karstik aşınım şekilleri tanıtılmış, bu şekillere Türkiye’den örnekler verilmiş ve ülkemiz açısından değerlendirme yapılmıştır.

KARSTİK AŞINIM ŞEKİLLERİ

Genel olarak incelendiğinde karstik aşınma şekillerinin lapya, dolin, obruk, uvala, polye ve mağaralar olduğu görülmektedir. Bunlara sırasıyla değineceğiz.

Lapya

Karstik şekillerin en küçük ölçekli olanları lapyalardır. Kaya ve yamaçlarda çözünme ile oluşan, büyüklükleri birkaç santimetre ile birkaç metre arasında değişen ve birbirinden keskin sırtlarla ayrılan oluk biçimindeki şekillere lapya denir (Sanır, 2000).

Denudasyon ve erime olayı sonunda meydana gelen mikro topografya şekilleri olup, genellikle keskin kenarlı minyatür sırtlar arasında ki oluk ve kanal biçimindeki yarıntılardır. Bunların şekillenmeleri ve sıralanışları, o alanın morfolojik ve litolojik özelliklerine, vejetasyon türüne, sızma ve erimeye bağlı halde, bir yerden diğerine değişir. Zeminde toprak ve humus tabakası bulunmadığı takdirde, kalkerler üzerinde akan sular serbest lapyalar oluştururken; kısmen örtülü olanlar da 17 yarıserbest lapyaları; toprak, vejetasyon ve humus ile tamamen kaplı kalkerlerde ise örtülü lapyaları meydana getirirler (Akkuş, 1998). Lapya oluşumuna en uygun yerler, dağlarda kar erimeleri sonucu denudasyonun egemen olduğu, ormanın üst sının civarındaki seviyelerdedir (Doğanay & Sever, 2011). Lapya kalkerli sahalar üzerinde meydana gelir, lapyaların derinliği birkaç santimetre ile birkaç metre kadar oluşabilen keskin veya düz sırtlarla ayrılan kanallardan meydana gelen şekilleri içeren taşlık yerleri ifade etmek üzere kullanılır. Lapyaların kimyasal erimelerde ve çatlaklar boyunca oluştuğunu ilk defa ileri süren İsviçre’li jeolog Heim’dir. Kalkerler kalın ve homojen olduğu oranda, lapya olukları daha çok derinleşmiş ve sıklaşmıştır. Bu tür özellikler içeren kalkerli ve lapyalı araziler İsviçre Alpleri’nde yaygındır (Gündoğan, 2018).

Lapyalar oluşumlarına göre birçok bilim insanı tarafından sınıflandırılmıştır. Ancak en çok ilgi gören sınıflandırmaya göre lapyalar 3 grupta toplanmıştır. Bunlar; serbest lapya, yarı serbest lapya ve örtülü lapyadır (Gündoğan, 2018).

Toros Dağları’nda Bolkar ve Aladağların yamaçları boyunca çatlaklar üzerinde çatlak lapyaları, yamaçlar boyunca dikey olarak uzanan duvar lapyaları, dolin ve polyelerin yamaçlarında oluklu lapyalardır.

Dolin

Karst topografyasının en karakteristik ve aynı zamanda en yaygın şeklini meydana getirirler. Kokurdan, tava, koyak gibi yöresel sözcükler ile ifade edilirler. Dolinlerin derinlikleri ve çapları birkaç metre ile birkaç yüz metreye kadar değişen, huni veya kazan şeklinde olur. Kireçtaşlarının çözünmesi ve çökmesi ile oluşabilirler. Bunlar, lapyalardan daha büyük, olan şekillerdir. Dolinlerin tabanında kırmızı renkli (terra -rossa) toprak bulunur. Bazen küçük su birikintilerine de rastlanır.

Sivas ve etrafında koyak kelimesi kullanılmakta ve jips kayacı üzerinde oluşan dolinlere denilmektedir (Pınar & Akdağ, 2012). Kokurdan genellikle Orta Toros’lar bölgesinde kullanılır. Bu tabir bahsedilen sahada erimeyle oluşmuş ve gelmiş genellikle mikro ölçekteki kapalı çukurlukları anlatmaktadır. Karstlaşma neticesinde meydana gelen ve memleketimizde çok yaygın olan kapalı depresyonlardır. Muhtelif büyüklükte ve şekillerde olabilen bu depresyonlar erime ve çökme dolinleri diye iki gruba ayrılırlar. Her iki gruba ait şekillerdeki gelişmeler aşamalıdır. Erime dolinleri yatay bünyeli kalkerler üzerinde, uzaktan bakıldığında daire veya elips biçiminde görünen, derinlikleri genişliklerine göre az olan ve dip kısmındaki düzlükte erimeden arta kalan terra rossaların bulunduğu çukurluklardır. Eğimli tabakalar üzerindekiler huni biçimini alırlar. Çökme dolinlerinin meydana gelmesinde erime yanında çökme olayı da önem kazanır. Bu tip dolinler, diğerlerine göre daha derin ve gayrimuntazam kenarlı olup, yeraltı boşluğundaki tavan çökmesine ait malzeme dip kısım da toplanır (Doğanay, 2003; Erinç, 1971; Gündoğan, 2018).

Karaman’ın güneyinde, Göller Yöresinde, Bolkar, Geyik ve Aladağlarda sayısız denecek kadar çok bulunmaktadır (Gündoğan, 2018).

Uvala

Dolinler birleşerek uvalaları oluştururlar. Birbirlerine yakın bulunan dolinlerin aralarında kalan yamaçların erime sonucu gerileyerek, zamanla ortadan kalkması neticesinde meydana gelen, düzensiz kenarlı, büyük depresyonlardır. Eğer karstik alanlardaki vadi tabanlarında sıralı dolinler varsa, bunlar bir müddet sonra birleşerek uvala oluştururlar. Karaman’ın güneyinde İbrala platosu ile Mut’un kuzeydoğusunda Aksıfat platosunda ve dolinlerin bulunduğu bazı yerlerde uvalalar mevcuttur.

Bu yapı çeşitli dolin oluşumlarının birleşerek daha büyük çaplı şekillerin ortaya çıkması sonucu meydana gelir. Birkaç dolinin bir araya gelmesi sonucu uvalalar ortaya çıkar. Dolinlerin aralarındaki sırtların zamanla erimesi sonucunda yükseklik ve engellerin ortadan kalması sonucu uvalalar daha net ortaya çıkarlar. Ancak erime ile birlikte şekil ne kadar değişir ise değişsin önceki dolin şeklini de anımsatır. Bundan dolayı uvala oluşumu da düzensiz bir yapı sergiler. Karstik arazilerdeki vadiler uvalaların en iyi geliştiği bölgeler arasında gösterilebilir (Gündoğan, 2018).

Polye

Uvalalar birleşerek polyeleri oluştururlar. Karstik şekillerin en genişi olan polyelerdir. Kilometrelerce genişlikte olabilen polyeler karstik yörelerin önemli tarım alanlarıdır. Doğanay (Doğanay, 2003), polyeyi karstik bölgelerde karst süreçleri ve tektonik hareketlerle oluşmuş, uzunlamasına kapalı çanaklardır diye tanımlamaktadır.

Kısmen karstlaşma, kısmen de tektonik olaylar sonunda meydana gelen, uvalalara göre daha büyük şekillerdir. Çevreleri yüksek, taban kısımları ise alüvyonlarla kaplıdır, bir ovayı andırırlar. Yeraltı suyu seviyesinin durumuna bağlı olarak, polye tabanı bazen geçici bir göl veya bataklık haline gelebilir, fakat gerek polye tabanındaki gerekse kenarlarındaki düdenler vasıtasıyla buradaki sular yeraltına geçebilir (Suğla Gölünde olduğu gibi). Eğer düdenler tıkanırsa, depresyonu çevreleyen yamaçlar suların kim yasal etkisine maruz kalarak geriler ve bir müddet sonra yerli kayalar üzerinde geçirim siz alüvyonlarla kaplı düzlükler meydana gelir. Bunlar “karst kenar ovaları” dır ve üzerlerinde erimeden arta kalan “hum tepeler” yer alır (Gündoğan, 2018).

Polyelere bakıldığında çapları birbirinden farklılık gösterir. Sadece çözünmeyle oluşan polyeler diğerlerine göre daha küçük boyutlara sahiptir. Bu polyeler uvala oluşumlarının bir araya gelmesiyle meydana gelen yapılardır, çapları az olup 5-6 km olabilir. Karstik ova terimi bu yapılar için daha çok kullanılır (Gündoğan, 2018).

Polyelerin dipleri genellikle düzdür. Bu kısımlar, gerek erime ürünü olan terra rossalar veya tropikal bölgelerde kırmızı topraklar ile gerekse derelerin getirdikleri malzeme ile yani alüvyonlarla dolmuş olabilir. Yer yer de erimeden arta kalmış ve kalkerden oluşmuş tepeciklerle de şekli bozulmuş şekilde bulunabilirler. Zamanla, polyeyi çevreleyen yamaçların gerek erimeleri gerekse erozyonla gerilemeleri dolayısıyla polye büyür. Ancak, bu olaylar sonucunda biriken enkaz suyutanları tıkar ve polye tabanından atılamayan sular, yüzeyde göllenir. Bu tip göllere polye gölü adı verilir (Gündoğan, 2018).

Batı Toroslarda, göller yöresinde ve Teke yarımadasında tipik polyeler bulunmaktadır. Muğla, Kestel, Elmalı ve Korkuteli ovaları birer polyelerdir.

Obruk

Baca veya kuyu biçiminde ve dik yamaçlı olan çukurlar halindedir. Obruklar, yeraltı mağaralarının tavanlarının çökmesi sonucunda oluşurlar. Bunların çapları bazen birkaç yüz metreyi ve derinlikleri yüz metreyi geçebilmektedir. Bazılarının tabanları kuru, bazılarında ise göl bulunabilir.

Yamaç profillerine bakılırsa, hafif konkav üst yamacın erime ile; oldukça dik ve yine konkav alt yamacın çökme sonucu şekillendiği düşünülür. Aradaki orta yamaç konveks biçim dedir. Taban kısımları yeraltı suyu seviyesine inmiş bulunan obrukların içi suludur, hatta bazıları göl halini almıştır, aksi halde kuru olurlar. Türkiye’deki obrukların büyük bir kısmı İç Anadolu’da Konya bölüm ünde yer almıştır. Kızören, Timraş, Kuruobruk, Çıralıdeniz, Suluobruk, Meyil obruğu bunlardan bazılarıdır. En fazla obruğun görüldüğü yerler Aksaray, Kırşehir, Konya civarındadır. Bu bölgeler plato özelliği taşımaktadır ve buralarda birçok obruk yer almaktadır. Doğu Akdeniz Bölgesi’ndeki Cennet ve Cehennem Obrukları da farklı bölgedeki obruklara örnek verilebilir. Ülkemizde Tuz Gölü güneyinde Obruk Köyü yakınındaki kabaca 150 m. derinlikte bulunan Kızören Obruğu buna örnek teşkil eder. Teke Yarımadası’nda da benzer şekiller mevcuttur. Literatüre geçmiş en tipik avenler ise Fransa’nın Causses (Kos) bölgesinde bulunurlar. Buradaki avenlerin çok büyük bir kısmı huni şeklindedirler.

Mağara

Karst bölgelerinde en çok rastlanan şekillerden biri de mağaralar ve mağara sistemleridir. Karstik sahaların çok çatlaklı olması nedeni ile yüzeyden sızan sular çatlak ve tabaka yüzeyleri boyunca derinlere doğru sızarak bulundukları sahaları genişletmektedir. Karstik mağaralar esasında yeraltı sularının bir eseridir. Zamanla, mağaralarda, ona özellik kazandıran salonlar, galeriler, sütunlar, sarkıtlar, dikitler ve doğal kuyular oluşur. Mağaraların oluşumu ile karst şekillerinin meydana gelişi ve gelişimi arasında çok sıkı ilişkiler vardır. Karst hidrografyası hakkında daha fazla bilgi edinmek, erime ile fiziksel aşındırmanın, karst topografyasının meydana gelişindeki rollerini ortaya koymak ve karst sahalarında yeraltı su kaynaklarını değerlendirmek, baraj sularının sızması ile ilgili problemler gibi teorik ve uygulama bakımlardan mağara araştırmaları önem gösterir. Asıl konusu mağara incelemeleri olan bir uzmanlık dalı da gelişmiştir ki buna speleoloji denir.

Türkiye’de karstik oluşumlu mağara sayısının 40.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Karain (Antalya), Damlataş (Alanya), İnsuyu (Burdur), Narlıkuyu (Mersin), Ballıca (Tokat) mağaraları bu çok sayıdaki mağaralardan sadece birkaçıdır.

KARSTİK AŞINIM ŞEKİLLERİ AÇISINDAN TÜRKİYE DEĞERLENDİRMESİ

Türkiye’de başta Akdeniz Bölgesi olmak üzere, karstik alanlar oldukça geniş yayılışa sahiptir. Bu sahalarda yayılış gösteren karstik şekiller ise büyük bölümüyle Paleozoik, Mesozoyik ve Tersiyer yaşlı kalkerler ile, özellikle İç Anadolu Bölgesi’nde OligoMiyosen devrine ait jipsler üzerinde gelişmiştir. Kalkerlerin yayılış alanlarında lapya, dolin, uvala, polye, düden, obruk, kuru vadiler, traverten şekilleri ve mağaralar gibi karakteristik şekiller gelişmiştir. Hatta, bu ilginç şekiller bazı yerlerde çok yoğun olduğu için geçmişten günümüze dağa, tepeye, göle, kaynağa, yerleşmeye adını vermiştir. Ayrıca, karstik alanlar ülkemizde deniz seviyesinden başlayıp dağların 3000-3500 m yükseltilerine kadar çıkabilmektedir(Ardos, 1984; İnandık, 1962; Pekcan, 1999; Zeybek, 2011).

Türkiye’de karstik alanlardan halihazırda birçok yerleşmenin içme suyu ihtiyacı karşılanmakta, başta boksit olmak üzere birçok yer altı kaynağı çıkarılmakta, tarımda, inşaat sektöründe, yol yapımında vs. yararlanılmaktadır. Fakat, ülkemizdeki karstik alanların hemen tamamı karstik ortamın bozulmasını engelleyecek önlemler alınmaksızın kullanılmaktadır. Sonuçta, başta kirlilik olma üzere, çevre tahribatı karstik sahaları tehdit etmekte, buralardan yararlanılabilirlik ömrünün kısalmasına yol açmaktadır. Kirletici kaynaklar arasında insan faktörü asıl rolü oynamaktadır. Çünkü, mesken ve sanayi atıkları büyük yerleşmeler yakınında doğrudan veya akarsular yoluyla, yoğun tarım yapılan alanların çevresindeki karstik sahalarda ise kimyasal ilaç ve gübrelerle gelen kirlilik dikkat çekicidir (İnandık, 1962; Pekcan, 1999; Zeybek, 2011).

Ülkemiz Paleolitik’ten bu yana gittikçe yoğunlaşan bir tarzda yerleşmeye sahne olmuştur. Bu yüzden, binlerce yıldır topraklarımızın tamamı, bu arada karstik alanlar insan müdahalesine maruz kalmıştır. Kuşkusuz bu etki daha çok doğal çevre bu arada karstik alanlar aleyhine gerçekleşmiştir (GÜNEYSU vd., 1996; HOSGOREN & MY, 1973). Çünkü, geçmişten günümüze karstik alanlardan tarım, madencilik, inşaat ve turizm sektöründe, içme suyu sağlanmasında vb. yararlanılmaktadır. Fakat, ülkemizdeki karstik alanların hemen tamamı herhangi bir plânlama ve koruma olmaksızın kullanılmaktadır. Sonuçta, karstik alanların kendilerine özgü ekosistemi zarar görmekte, buralardan yararlanılabilirlik ömrü kısalmaktadır. Bu yüzden, öncelikle karstik alanlarla ilgili bilimsel verilere dayalı plânlamalar yapılmalı ve uygulanmalıdır. Karstik saha ve şekillere zarar verecek etkinliklerin önüne geçilmelidir (İnandık, 1962; Pekcan, 1999; Zeybek, 2011).

SONUÇ

Ülkemiz karstik aşınım şekilleri bakımından oldukça zengindir. Bu yapılar yeraltı kaynaklarının çıkarılması (içme suyu, bazı madenler vs.), inşaat, yol yapımı ve tarım gibi birçok alan için katkıda bulunmaktadır. Fiziki bir güzellik olmasının yanında bu gibi çok kritik yararları olan bu coğrafik yapıların korunmasında gerekli tedbirleri hem devlet hem millet yani birey bazında almamız gerekmektedir.

KAYNAKÇA

  • Akkuş, A. (1998). Genel fiziki coğrafya. Nobel Yayın Dağıtım.
  • AKKUŞ, A., & MEYDAN, A. (2013). SOSYAL BİLGİLER ÖĞRETİMİNDE TARİHİ VE COĞRAFİ MEKÂN UYGULAMALARININ DEĞERLENDİRİLMESİ1.
  • Ardos, M. (1984). Türkiye ovalarının jeomorfolojisi (C. 2). İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi.
  • Atalay, İ. (1982). Türkiye jeomorfolojisine giriş. Ege Üniversitesi Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Yayınları.
  • Doğanay, H. (2003). Coğrafya’ya Giriş-1: Genel ve Fiziki Coğrafya. Aktif yayınevi.
  • Doğanay, H., & Sever, R. (2011). Genel ve fiziki coğrafya.
  • Erinç, S. (1971). Jeomorfoloji II, Genişletilmiş 2. Baskı. İstanbul: İstanbul Üniversitesi.
  • Gündoğan, N. (2018). Karstik topoğrafyanın öğretilmesindekavram haritası ve modellerin kullanılmasının öğrenci başarısına etkisi. Necmettin Erbakan Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü.
  • GÜNEYSU, A., OZANER, F., & Erkal, T. (1996). Ölüdeniz Lagünü (Fethiye) yakın çevresinin jeomorfolojisi ve karst ortamının özellikleri. Türk Coğrafya Dergisi, 31, 305–312.
  • HOSGOREN, M. Y., & MY, H. (1973). ARDIC YAYLA MEVKII-CAMIMAKTAI TEPE-CUKUROLUK TEPE-TASYATAK TEPE (DOMANIC DAGLARI) ARASINDA YER ALAN KARSTIK SAHA VE SEKILLER HAKKINDA.
  • İnandık, H. (1962). Karst Morfolojisi. İstanbul: Baha Matbaası.
  • KORKMAZ, H., KARABULUT, M., & KARATAŞ, A. G. A. (2012). TEKİR-GÖKSUN (KAHRAMANMARAŞ) ARASINDAKİ KARSTİK ŞEKİLLER.
  • Pekcan, N. (1999). Karst Jeomorfolojisi, Filiz Kitabevi, 2. Baskı, İstanbul.
  • Pınar, A., & Akdağ, H. (2012). Sosyal bilgiler öğretmen adaylarının iklim, rüzgâr, sıcaklık, yağış, erozyon, ekoloji ve harita kavramlarını anlama düzeyi. İlköğretim Online, 11(2), 530–542.
  • Sanır, F. (2000). Coğrafya Terimleri Sözlüğü. Gazi Kitabevi, Ankara.
  • Zeybek, H. İ. (2011). TÜRKİYE’DE KARSTİK ALANLARIN KORUNMA GEREKLİLİĞİ VE ALINABİLECEK BAZI ÖNLEMLER/The Necessity of Protection of Karstic Areas in Turkey and Some Possible Precautions. Doğu Coğrafya Dergisi, 9(11).
(30.04.2019 tarihinden itibaren toplam 6 kez, bugün 1 kez ziyaret edildi. )

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir