Yaman Dede Kimdir?

Kayseri Büyükşehir Belediyesi aylık olarak Şehir adında kültür sanat dergisi çıkarmaktadır. Bu derginin içeriğinden dolayı, şehir için büyük bir hizmet olduğunu düşünmekteyim. Derginin 22. sayısının konularından biri de Yaman Dede’ydi. Yazı benim ilgimi çekti burada o yazıdan parçalar paylaşmak istiyorum. Bu yazıyı dergi için hazırlayan kişi ise Mustafa Söğüt. Dergiye internetten ulaşmanız da mümkün.

Ayrıca daha önce yazdığım kendisinin adı verilen YAMAN DEDE CAMİİ – TALAS PANAYA RUM KİLİSESİ hakkındaki yazıyı da buradan paylaşmak istedim.

Yaman Dede Kayseri’inin Talas ilçesinde Rum iplik tüccarı Yuvan Efendi ile Afurani Hanım’ın oğlu olarak 1887 yılında dünyaya gelir. İsmini Diyamandi koyarlar. Kayseri’de doğmasına rağmen doğduğu mekânda uzun bir yaşayışı söz konusu değildir. Daha on aylık iken ailesi Kastamonu’ya taşınır. Ancak kim ne derse desin insan doğduğu mekânın ruhunu taşır. Tıpkı doğduğu mekâna ruhunu bıraktığı gibi. Kastamonu’da ilköğrenimini Rum Ortodoks Mektebinde yapan Diyamandi, 1901’de İdadi’ye girer. Yaman lakabının izine de ilk bu dönemde rastlıyoruz. İdadi’deki arkadaşları Diyamandi’yi “Yamandî Molla” ya dönüştürmeye başlamışlardır bile.

Kendisine böyle bir lakabın takılmasını ya da diğer deyişle Diyamandi’nin Yaman Dede’ye dönüşümünü Yaman Dedenin kendi dilinden okuyalım: “Rüştiye birinci sınıfta iken 13 yaşımda idim. Bu sınıfta Arapça ve Farsça dersleri başlar. Bütün dersleri sevmeme karşın Türk Edebiyatı ile birlikte Arapça ve Farsça’ya pek düşkündüm. Rüştiye ikinci sınıfta ders yılının ortalarındayız. Farsça Hocamız, Şeyh Sadi’nin Gülistan’ını okuturdu. Arada sırada başka manzumeler de yazdırırdı. Bir gün siyah tahtaya yazdığı birkaç beyit kalbimi tutuşturmaya yetti. O beyitleri bugün gibi hatırlıyorum. Mesnevi’nin ilk beyitleri idi:

Dinle neyden ki hikayet etmede 
Ayrılıklardan şikâyet etmede

Tahtaya yazılan ismi bana pek tatlı geldi. Okunan beyitler beni derinden sarstı. Son beyit ise içimi yaktı. O an içimde yanmaya başlayan aşk ateşini kelimelere dökmekte aciz kalıyorum.”

Aslında başlayan yangın bir pişmenin, olmanın ve bulmanın yangınıydı. O aşk ateşinin içine düşmüştü. Aşk ateşinde ise kül olmadan köz olmak gerekiyordu. Köz olmadan göz olunamazdı. Bunun için de aşk atına binmek gerekiyordu. Menzile ulaşmak için, aşk ateşinde pişip olmak için aşk atına binmek sürmekle başlıyordu her şey. Bütün yollar O’na çıkar. Dolayısıyla bütün yolculuklar da O’na yapılır. Diyamandi’nin Erciyes’in duldasından taşıdığı ruhu, Kastamonu’nun mekân dünyasında mücessem hale geliyor ve kitap kitap, şiir şiir doluyordu o sonsuz gönüle.

Derslerle başlayan yolculuk hali kitaptan kitaba bir bakıma halden hale devam eder. İçinde yaşadığı toplum onu Hıristiyan olarak nitelese de başta arkadaşları ve hocaları onu asla öyle kategorize etmez. Çünkü ateşi bilen yanmayı da görür. Diyamandi’nin gönlündeki yangını ona Şirazi’yi, Mevlana’yı, Yunus’u okutanın bilmemesi hissetmemesi mümkün müydü? Zaten Anadolu insanı, Hıristiyan da olsa, Yahudi de olsa yıllardır iç içe yaşadığı, kendi gibi giyinen, kendi gibi yaşayan insanı kendi gibi görmez mi? Kayseri, Kastamonu, İstanbul Rumların, Ermenilerin ve Türklerin bu bağlamdaki hikâyeleri ile dolu.

Kendi yangınını şöyle anlatır Yaman Dede: “30 Mart 1941 Pazar sabahı erken uyandım. Ortalık henüz ağarmaya başlamamıştı. İçimde şiddetli bir teessür, fakat sebebi meçhul… Kalbimden kan damlıyor, bütün benliğimi tatlı bir alev yakıyordu. Sabaha kadar ağlamış gibiydim… Gözlerimi tekrar yumdum. İç âlemime gömülmek, hiçbir şey düşünmeden saatlerce hareketsiz kalmak istiyordum… Sanki kalbim durmuştu, sanki nefes almıyordum!.. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Gözlerimden yakıcı damlalar fırlamaya, ruhuma şu mısralar damlamaya başladı. Anladım ki benim ulu cananım geceden gelmiş, ruhumu neşterlemişti. Ruhum kanıyordu. Ve bu kanama neticesinde şu manzume doğuyordu:

Yıllardır arar dîdelerim gelmez o cânân
Yıllarca uzaklarda yanan dîde-i giryân 
Bir dem görün Allah için üftâdene bir an
Göster bana dîdârını gel ey ulu sultan

Senden gelen âvâze-i kudsîye vuruldum 
Bir lâhzada yüz bin kere coştum da duruldum 
Hasretle döndüm, ne yazık, işte yoruldum
Göster bana dîdârını gel ey ulu sultan

Sordum seni kartallara kıskandılar onlar,
Sordum seni şimşeklere hep yandılar onlar,
Sordum seni ummanlara nâlândılar onlar,
Göster bana dîdârını gel ey ulu sultan

Sultan Veled’in pâyine düştüm de geçende
Sordum seni âhım yanarak kalb-i dehende,
Bir kerrecik olsun gelerek hâbıma sen de
Göster bana dîdârını gel ey ulu sultan

Yüzler süreyim, bastığı toprakları göster
Enfasını emmiş bana yaprakları göster.”

Yaman Dede üniversite için İstanbul’a gelir. Hukuk Fakültesi’nde okuyacaktır. Tıpkı lise gibi fakülteyi de başarı ile bitirir ve devlette görev alır. Ancak Yaman Dede bu. Gerek üniversite döneminde gerekse memuriyet döneminde hocalardan ders almaya devam eder. Bu dönemde İslami ilimlere daha çok yönelir. Galata Mevlevihanesi artık sık gelip gittiği mekânlardan biri olacaktır. Çünkü Ahmet Remzi Akyürek hocasıdır. Ahmet Remzi Dede’den Mesnevi okumaya başlar. Böylelikle Kayseri, Kastamonu, İstanbul’dan sonra mekân olarak onun anlam dünyasına bir şehir daha girer. O da Mevlana’nın mekânı Konya’dır. Bu arada İstanbul’da yaşadığı mekânı da unutmamak gerekir. Çamlıca’nın eteklerinde Üsküdar’da (Acıbadem) yaşaması onun anlam dünyasını tanımamız açısından önemlidir. Onun Müslümanlığında elbette ki Mevlana ve iki eseri (Divan-ı Kebir ve Mesnevi ve Ankaravi’nin Mesnevi Şerhi) çok önemli bir payeye sahiptir. Ahmet Remzi Akyürek bu anlamda en tesirli hocasıdır. Hatıralarında özellikle bunun altını çizer. 1940’larla birlikte başta azınlıklara mensup kız ve erkek liseleri olmak üzere çeşitli okullarda Türk Edebiyatı ve Farsça okutan Yaman Dede, devlet hizmetinden ayrılmış, bağımsız bir eğitimci olur. Eğitimciliğin yanı sıra geçim derdi için olsa gerek avukatlık yapmaya da başlar. Aynı dönemde Anadolu’nun pek çok şehrinde Mevlana konulu konferanslar vermeye başlar. 1941 yılında böyle bir konferans bağlamında Kayseri’ye, doğduğu topraklara yeniden gelir.

55 yaşında iken 15 Şubat 1942 de ismini değiştirir ve Mehmet Abdülkadir KEÇEOĞLU adını alır. Lakin eşi ve kızı bu kararına karşı çıkarlar. “Tam kırk yıl bazen sahursuz bazen iftarsız oruçlar tuttum, ama ailem bunu hiç bilmedi!..” diyen Yaman Dede aslında malumu ilan etmiştir. O aslında ailesiyle yaşarken de Müslümandır. Müslümanca bir hayat yaşamasına rağmen bunu deklare ettiğinde ailesi karşı çıkmıştır. Hatta rivayete göre Patrikhane de devreye girer. Kimine göre Patrikhane eski dinine dönmesi için, kimine göre de karısından boşanması için baskı yapar. Fakat o, o kadar rikkat sahibi bir insandır ki kimseyi incitmeden sessizce evden ayrılır ve yalnız yaşamaya başlar. “Aşkımın bedeli bu yaşananlar. Sizler sakın üzülmeyiniz. Aşk, ıstırapsız olmaz. Size acı vermeye hakkım yok. Bu ev ve içindekiler size kalsın. Elveda!..” diyerek karlı bir Şubat günü ceketini alıp çıkmıştır.

Uzun süre kendini ilme veren ve yalnız yaşayan Yaman Dede daha sonra ikinci evliliğini yapar. Arkadaşlarının vesile olması ile ilkokul öğretmenliğinden emekli Hatice Hanım’la evlenen Yaman Dede, eski karısı ve kızıyla da kurbiyyet bağını hiçbir zaman kesmemiş ve onların kendisine muhtaç oldukları zamanda hep yanlarında olmuştur.

Yaman Dede’nin hayatındaki izler ve işaretler de önemlidir bizim için. Onun en önemli özelliklerinden birisi öğrencileri ve hocaları ile veya dostları ile yazışmalarıdır. Kendi el yazısı ile önemli miktarda mektup yazdığı bilinmektedir.

İstanbul’da yaşarken Pazartesi akşam namazlarını, Cuma günleri ise Cuma namazını mutlaka Eyüp Sultan Camiinde kılar. Onu tanıyanlar bunu sağlığı elverdiği sürece hiç aksatmadığını söylerler.

1962 yılına kadar Bağlarbaşı’ndaki Yüksek İslam Enstitüsü’ndeki (bugünkü Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi) derslerine devam eder. 75 yaşındadır. 3 Mayıs Perşembe günü vefat eder ve Karacaahmet Mezarlığına Küçük Selimiye Camiinin (Çiçekçi Camii) karşısına defnedilir.

Gönül hûn oldu şevkınden boyandım yâ Resûlallâh 
Nasıl bilmem bu nîrâna dayandım yâ Resûlallâh 
Ezel bezminde bir dinmez figândım yâ Resûlallâh 
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh.

Yanan kalbe devâsın sen, bulunmaz bir şifâsın sen 
Muazzam bir sehâsın sen, dilersen reh-nümâsın sen 
Habîb-i Kibriyâsın sen, Muhammed Mustafâ’sın sen 
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh.

Gül açmaz, çağlayan akmaz, İlâhî nûrun olmazsa 
Söner âlem, nefes kalmaz, felek manzûrun olmazsa 
Firâk ağlar, visâl ağlar, ezel mestûrun olmazsa 
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh.

Erir cânlar o gül-bûy-ı revân-bahşın hevâsından 
Güneş titrer, yanar dîdârının, bak, ihtirâsından 
Perîşân bir niyâz inler hayâtın müntehâsından 
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh.

Susuz kalsam, yanan çöllerde cân versem elem duymam 
Yanardağlar yanar bağrımda, ummanlardan nem duymam 
Alevler yağsa göklerden ve ben messeylesem duymam 
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh.

Ne devletdir yumup aşkınla göz, râhında cân vermek 
Nasîb olmaz mı Sultânım haremgâhında cân vermek 
Sönerken gözlerim âsân olur âhında cân vermek 
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh.

Boynu büktüm, perîşânım, bu derdin sende tedbîri 
Lebim kavruldu âteşden döner pâyinde tezkîri 
Ne dem gönlüm murâd eylerse taltîf eyle Kıtmîr’i 
Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım yâ Resûlallâh.
YANAN KALBE DEVASIN SEN
Büyük eserleri büyük âşıklar verir. 

İnsan, yandığı ölçüde yükselir. 

Ebediyet sırları ile Rabbani aşk arasında kuvvetli bir bağ vardır. 

Aldatıcı sağlık, hastalıktan daha kötüdür. 

Mütevazı görünen öyle kimseler vardır ki; kendilerini herkesten üstün görürler de tevazuu lütuf gibi etrafa saçarlar. 

Yeni olacak hiçbir şey yok. Her şey ezelde olmuş ancak, şimdi görüntü perdeye yansıyor. 

Namaz kılmak!.. Aman Allah’ım o ne büyük nimettir! Kanımla, gözyaşımla abdest alabilsem, kızgın saç üstünde namaz kılabilsem. Yanarak, kavrularak namaz kılabilsem… Namaz kanadını açmadıkça hakikate uçamazsınız!.. 

Tasavvuf bilmek işi değil; duymak ve olmak işidir. 

Vücut babamız Hazreti Âdem, Ruh babamız Hazreti Muhammed’dir. �
SÖZLERİ

YAMAN DEDE HAKKINDA YAZILAN KİTAPLAR

Sadık Yalsızuçanlar, Mustafa Özdamar (Yaman Dede), Muhsin İlyas Subaşı ve Mustafa Demirci (Yaman Dede) Yaman Dede hakkında kitap yazmışlardır.

YAHYA KEMAL’İN HAKKINDA YAZDIKLARI

Yüz sürdü gerçi pâyine çok Müslüman Dede
Mollâ-yı Rûm görmedi bundan Yaman Dede.
------------------------------------
Peygamberin ayağının izine pek çok Müslüman dede yüzünü sürdü, 
Lakin Anadolu mollaları bundan daha Yaman bir dede görmedi 
Yorum yaz

0 Yorumlar.

Yorum Yap


Not - Bunları KullanabilirsinizHTML tags and attributes:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

eskisehir escort eskisehir escort porno porno izle
ankara escort ankara escort ankara escort bayan escort ankara escort ankara ankara escort ankara escort ankara escort bayan escort ankara escort ankara